Bundan tam 31 yıl önce, 1995-1997 yılları arasında 18 ay süren bir ilişki ile ilgili olarak, kızın eteğinde kalan küçük bir sperm lekesinden hareketle, Monica Lewinsky adlı genç bir Beyaz Saray stajyeriyle, o çok ünlü Oval Office’de yaşanan muhabbetle ilgili olarak, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ı savcının karşına oturtup sorgulayan ve Başkanlık görevinden azleden ABD Adalet Sistemi bugün, bu düzeydeki bir performanstan çok uzak görünüyor! Yıllardır bilinen ve son aylarda tüm dünyada herkesin dilinde olan Epstein skandalları konusunda, elde sayısız delil varken ve ABD Adalet Bakanlığı (US Department of Justice-DOJ), konuyla ilgili belgelerin çok büyük bir kısmını internette yayınladığı halde, ABD Başkanı Donald Trump, henüz savcının sorgusuna alınmış değildir.
Öte yandan, Reza Zarrab’ın itirafları ile olgunlaşmış olan New York’daki Halkbank davasını da, 2019 yılından bu yana sürüncemede tutuyorlar ve Beyaz Saray’ın talimatı ile sonuçlandırmıyorlar ve görünüşe bakılırsa, bu davayı Erdoğan’a yönelik “şantaj malzemesi” olarak kullanıyorlar ki bu durum, ABD’nin Federal Adalet Sistemi’nin “hukuki güven mercii” olmaktan çıktığını ve Beyaz Saray’daki “siyasi otoritenin siyasi argümanı” haline geldiğini gösteriyor… İktidar cenahı ve bilhassa Adalet Bakanı Akın Gürlek ne kadar aksini iddia ediyor olsalar da, kamuoyundaki yaygın kanaate göre, Türk Adalet Sistemi’nde de benzer bir durum yaşanıyor; yani, halk arasında, Türk Milletinin değil, sarayın savcılarından ve hakimlerinden söz ediliyor.
ABD VE İSRAİL’İN İRAN’LA İLGİLİ HESAPLARI ZORDA GÖRÜNÜYOR!
Geçen 28 Şubat tarihindeki saldırılarla başlayan İran-ABD(ve İsrail) Savaşı, 3 haftadır, hiç de ABD ve İsrail’in (ve onların taraftarlarının) bekledikleri seviyede başarılı görünmüyor. Aksine, İran’ın, ABD’nin bölge ülkelerindeki stratejik hedeflerine yönelik yaygın füze ve kamikaze dron saldırıları, çok daha fazla ses getiriyor. İran’ın sevk ettiği 35-40 bin dolarlık kamikaze dronları durdurmak için ABD ve İsrail, ortalama 1,6 milyon Dolarlık engelleyici füzeler kullanıyor. Bu karşılıklı maliyet dengesizliği, ABD’yi ve dolayısı ile Trump’ı komik durumlara düşürüyor. Savaşla ilgili gidişatla moralinin fevkalade bozulduğu anlaşılan Trump’ın açıklamaları birbirleriyle çelişmeye devam ediyor. Açık söylemek gerekirse, İran, ABD ve İsrail ortaklığına karşı, beklenmedik düzeyde yüksek bir saldırı performansı sergiliyor; ama, sanırım ABD saldırılarını engelleme konusunda aynı düzeyde başarılı görünmüyor!
Tabii, bu savaşın en kritik noktası, dünya petrol sevkiyatının %20’sinin yapılmakta olduğu Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasıdır. Bu durum, sadece savaşla doğrudan ya da dolaylı ilişkileri olan ülkeleri değil, bu savaşla uzaktan-yakından alakası bulunmayan ülkelerin ekonomilerini de son derece olumsuz etkiliyor. Şimdilik, Çin ve Rusya nispeten sessiz görünüyorlarsa da, savaşın tüm ayrıntılarını çok yakından azami dikkatle ve hassasiyetle takip etmekte oldukları gayet açıktır.
TRUMP ERDOĞAN’I NEDEN ARIYOR VE NE KONUŞUYORLAR?
İran karşısında en kısa zamanda başarılı olmak zorunda olan Trump, en başta Türkiye olmak üzere, bölgede müttefiki olan ülkelerin liderleriyle sürekli görüşme halinde. Beyaz Saray kaynakları, Trump-Erdoğan görüşmeleri ile ilgili kısıtlı da olsa bilgi verirken, Türkiye tarafından ilgili kuruluşlardan tek kelime açıklama yapılmıyor olması dikkat çekicidir. Gayet açık ki, Erdoğan, Trump’la olan görüşmelerinde ele aldıkları konuları kamuoyu ile (ve hatta TBMM ile de) paylaşmıyor. Türk halkı, Erdoğan’ın Trump’la görüştüğünü ABD kaynaklarından öğreniyor! ABD, Türkiye’yi de fiilen savaşa dahil etmek için birkaç provokasyon denemesi (Hatay ve Gaziantep yakınlarında NATO savunma sistemleri tarafından düşürüldüğü açıklanan ve İran’a ait olduğu iddia edilen dronlar) yaptıysa da henüz, beklediği sonuçları elde edememiş görünüyor.
Bu arada, 17 Mart 2026 tarih ve 33199 sayılı Resmî Gazete’de (“gümrük düzenlemesi” görünümünde, “Türkiye üzerinden silah sevkiyatının yapılması” ile ilgili), son derece ilginç bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınlandı(*). Bu kararname ile ilgili olarak, henüz siyasi muhalefetten kayda değer bir açıklama ya da iktidara yönelik bir soru ya da itiraz gelmiş değil. Günlerdir, “Türkiye üzerinden bu silah sevkiyatını hangi ülke, nereden nereye yapacak?” diye soran hiç kimse de yok!
Öte yandan, ABD’nin Ankara Büyükelçisi (ve Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi) Tom Barrack’ın, Büyük Ortadoğu Projesi-BOP kapsamında başlatılmış olan sözde “Terörsüz Türkiye” kampanyası bağlamında, aylardır yapmakta olduğu açıklamalar üzerinde de, sanki hiç kimse kafa yormuyor. Halbuki adam, halka “Barış Süreci” söylemiyle yutturulmakta olan Terörsüz Türkiye kampanyası kapsamında İran, Suriye, Irak ve Türkiye’den alınacak topraklar üzerinde, tamamen kendilerinin kontrolü altında, sözde bağımsız bir “Kürt Devleti” kurma planının işleyişi ile ilgili son derece açık bilgiler vermeye devam ediyor. Bu arada, mecliste kurulan konuyla ilgili ihanet komisyonunun nihai raporunda, “komisyon üyeleri için ömür boyu adlî dokunulmazlık talebi”nin yer alması da ilginç. Demek ki, yaptıkları işin Türk Milletinin hayrına olduğundan, kendileri de emin değiller ve gelecekte, bu komisyonda görev aldıkları için yargılanabileceklerini düşünüyorlar.
TÜRKİYE VE AZERBAYCAN’IN DURUMU
İran-ABD (ve İsrail) Savaşı ile ilgili en kritik ülkeler, Türkiye ve Azerbaycan’dır. Türkiye’ye ve Azerbaycan’a yönelik sahte füze ve dron saldırılarından amacına ulaşamayan ABD-İsrail ittifakının, İran’ın kuzeybatı bölgesinde yer alan bölgede (Büyük Azerbaycan’ın güneyi) yaşamakta olan 35 milyonu aşkın Türk topluluğunun içinde yer alan ayrılıkçı siyasi aktivistleri kullanarak, Azerbaycan Cumhuriyeti’ni savaşa dahil etmeleri kuvvetli bir ihtimal olarak görünüyor. Türkiye’ye gelince; ABD-İsrail ittifakı, hem de Erdoğan ve AK Parti+MHP iktidarına rağmen, ülkemizi savaşa sokamayacaktır. Ama, yukarıda sözü edilen Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ne dayanılarak, ülkemizin, askerî lojistik işlerde kullanılma ihtimali hayli yüksek görünüyor. Böyle bir durumun, İran-Türkiye ilişkilerinde ve bölge ülkeleri üzerinde ne gibi etkilerinin olacağını ise zaman gösterecek.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra, İngiltere öncülüğündeki galip devletlerin, Osmanlı Devleti ile 10 Ağustos 1920 tarihinde imzaladıkları Sevr Antlaşması’nın, Türk Milli Mücadelesi sebebiyle uygulanamamış olması, o dönemin ve bugünün emperyalist güçleri açısından son derece büyük bir sorun teşkil ediyor. O günün Osmanlı topraklarında kurulan ülkelerin tamamı batılı emperyalist devletler tarafından kontrol altına alınabilmişken, bir tek Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile 21 Temmuz 1936 tarihinde imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi sayesinde, başına buyruk hareket etme kabiliyetine sahip olmuştu. Ne var ki, II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Yalta Konferansı’nda (04-11 Şubat 1945) kararlaştırılan, “iki kutuplu” yeni dünya düzeninde Türkiye, ABD (ve NATO) öncülüğündeki batı ittifakında yer almak zorunda kalmıştır.
Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün olabildiğince ihtiyatlı ilişkileri, Türkiye’nin dış politikası açısından son derece optimum bir yöntem olarak görünürken, ülke içindeki fakirlik ve sosyal çaresizlik, ABD tarafından ustaca kullanılmıştır. Nihayet 1946 yılında, CHP’nin içinden yeni bir siyasi partinin (Demokrat Parti-DP) çıkması ve bu partinin, 1950’de iktidara gelmesi sağlandıktan sonra 1951 yılında da NATO’ya alınması ile Türkiye, büyük ölçüde batılı emperyalist blokun dümen suyuna sokulmuştur. Ne var ki, 50-55 yıllık zorlamalarla, Türkiye’nin, diğer Ortadoğu ülkeleri gibi, tamamen batılı emperyalist devletlerin dümen suyunda hareket etmesi sağlanamamış, bilhassa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin cumhuriyete ve bağımsızlığa olan bağlılığı, özellikle ABD için çok büyük bir sorun olmuştur.
ORTADOĞU’DA EN BÜYÜK ENGEL “BAĞIMSIZ” TÜRKİYE
Kısacası ABD her şeye rağmen, Ortadoğu’daki hedefleri konusunda, Türkiye ile ilgili olarak her zaman ayrı bir hesap yapmak zorunda kalmıştır. Elbette bu durum, Beyaz Saray-Pentagon ve CIA için oldukça büyük bir problem teşkil ediyordu. Nihayet ABD, “28 Şubat” vb. birtakım toplumsal manipülasyon yöntemleriyle, 2002 yılında, Graham Fuller’e AK Parti’yi kurdurdu ve iktidara gelmesini sağladı. Akabinde Türkiye Başbakanı Erdoğan “BOP Eşbaşkanı” yapılarak, Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD ve İsrail için problem olması ihtimali büyük ölçüde zayıflatıldı. Ne var ki, Türk Silahlı Kuvvetleri, tüm haşmeti ve kararlılığı ile yerinde duruyordu! Bu mesele de, büyük ölçüde 15 Temmuz operasyonu ile halledildi. Ancak, bir de ülkeye sahip çıkmakta son derece kararlı bir toplum var Türkiye’de… Covid-19 salgını (17 Kasım 2019’da başladı ve 6 yıl, 4 ay ve 4 gün sürdü) ve devamında izlenen enflasyonist ekonomi politikaları ile Türk halkının direnci de büyük ölçüde kırılmış görünüyor.
07 Ekim 2023 tarihinde, Filistin terör örgütlerinden HAMAS’ın İsrail’e yönelik saldırısı ile başlayan Gazze katliamları hâlâ devam ediyor. Erdoğan, tüm konuşmalarında İsrail’e ve Netanyahu’ya yönelik olarak, adeta kahvehane ağzı ile güya demediğini bırakmıyor; ama devlet olarak Gazze konusunda (Dışişleri Bakanı’nın hiçbir sonuç getirmeyen sözde görüşmeleri dışında), somut etkisi olabilecek en küçük bir adım da atmıyor! İki buçuk yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan İsrail saldırılarında Gazze’de, yaklaşık 60 bin Müslüman hayatını kaybetti ve Türkiye bu konuda (iç kamuoyunu konsolide etme amaçlı esip-gürlemeler dışında) işe yarar hiçbir girişimde bulunmadı! İktidarı ve muhalefeti ile Türk siyasetçileri topyekun olarak, bu katliamdan sorumludurlar.
ABD ve İsrail birlikte, 01 Kasım 1955-15 Mayıs 1975 tarihleri arasında yaklaşık 20 yıl devam eden Vietnam Savaşı’nda olduğu gibi, bugün de İran’da yeni bir bataklığa saplanmış görünüyorlar. ABD ve İsrail ile bunlarla müttefik(?) olan diğer bölge ülkelerinin bu bataklıkta ne kadar çırpınacaklarını bugünden kestirmek çok zor. Ancak, Vietnam’dan farklı olarak, İran bataklığının, başta batılı ülkeler olmak üzere, tüm dünya ekonomisi üzerinde ne gibi global olumsuz etkilerinin olacağı gayet açıktır. İşte, bu etkinin ne gibi gelişmelere yol açacağını zamanla hep birlikte göreceğiz.
____________
(*) https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2026/03/20260317-7.pdf
------------------
23 Mart 2026