Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

TÜRKİYE’DE TOPLUMU CAHİLLEŞTİRME EĞİTİMİ

Ülkemizde olduğu gibi, insanlığın en büyük sorunlarından biri “yoksulluk”… Toplumların inançlarını, “hegemonya” ve “insanları sömürme” aracı olarak kullanmakta olanlar tarafından “kader” olarak empoze edilmekte olan yoksulluk, aslında ve kendi aralarında organize olarak, “ezici güç” haline gelen sömürücü vicdansızların, bilinçli olarak yarattıkları bir durumdur. İnsanları sömürme ve istismar etme anlayışının yerel ve ulusal düzeyde olanına kabaca “feodalizm ve oligarşi”, evrensel boyutunda olanına ise “emperyalizm” diyoruz. Kısacası yoksulluk kader değil, kendi aralarında organize olmuş olan sömürme zihniyetinin bilinçli olarak yarattığı kasıtlı bir durumdur. Günümüzün hakim uygarlığını yaratan kapitalizmin evrensel, yerel ve ülke düzeyindeki düzenleri feodalizm ve oligarşidir. Feodalizmde, toplumun her alanına tek başlarına feodaller (ağalar, beyler, şeyhler, kanaat önderleri vs.) hakimdir; oligarşilerde ise, toplumsal her alanın birbirlerine çok benzeyen ve aralarında yatay ilişkiler içinde olan sektörel oligarkları (siyaset, ekonomi, bürokrasi, sanat, akademi vs.) vardır. Bizim gibi ülkelerde feodaller de, oligarşik özelliklere ve kendi aralarında (siyaset, ekonomi ve sanat alanlarında) yatay ilişkiler ağına sahiptirler. Örneğin, feodallerin kontrolleri altında olan bölgelerde, siyaset, ekonomi, ticaret ve sanat onların hakimiyeti altındadır. O bölgelerden güya seçilen milletvekilleri, feodal ailelerden gelir.   KENDİ ANA DİLİNİ BİLMEYEN, YABANCI BİR DİLİ ÖĞRENEMEZ! Türkiye’de, kamusal alandaki hemen her şeyi kontrolleri ve denetimleri altında tutmakta olan feodal-oligark ittifakı, ülkemizdeki yoksulluğun ana (ve hatta tek) failleridir. Feodaller ve oligarkların ana beslenme kaynağı toplumsal yaygın yoksulluktur. Bizim gibi ülkelerde, devlet yönetimlerine getirilmekte olan kadroların asıl görevleri ve amaçları, yoksulluğu yaygınlaştırmak ve kalıcı hale getirmektir. Bunun için kullanılabilecek yegane olgu ise “cehalet”tir. Eskiden, eğitimsizlik ve iletişimsizlik, cehaletin asıl sebepleriydi. Evrensel kapitalizmin bugün geldiği aşamada, artık eğitim ve iletişim sistemleri, cehaleti besleyen ve engellenemez hale getiren başlıca faktörlerdir. Son zamanlarda, sistemli bir şekilde aşağılanmakta olan “eski Türkiye”de, liseyi bitiren her genç devletin resmî dili olan Türkçe’yi çok iyi konuşabilir ve yazabilirdi. Birilerinin çok övünmekte oldukları “yeni Türkiye”de ise, sözde üniversiteyi bitiren gençlerimiz bile, 3-4 cümleden ibaret olan en basit dilekçeleri doğru dürüst yazamıyorlar. Dahası, bu beceriksizlik, başta o gençler olmak üzere, toplumda neredeyse hiç kimsenin umurunda değildir. WhatsApp ve sosyal medya gibi internet mecralarında sürdürülmekte olan paylaşımlarda, düzgün Türkçe ile yazılmış ifadelere rastlamak, yok denecek derecede istisnadır. Eğitim dönemlerini, eski Türkiye dedikleri AK Parti öncesi dönemde tamamlamış olanlar, günümüzdeki internet iletişim mecralarındaki paylaşımlarını, Türkçe yazım kurallarına olabildiğince uygun ifadelerle yapmaktadırlar. Eski Türkiye nesli ile kendi ana dillerini bile doğru dürüst konuşup yazamayan, şu evlere şenlik yeni Türkiye nesli (Z kuşağı) arasındaki internet iletişimlerinde sıklıkla, “Ya amca/dayı/dede yani şu noktayı ve virgülü koymasan ben seni anlamayacak mıyım nedir bu örneği noktalı virgül muhabbeti ya” şeklinde, noktasız virgülsüz diyaloglar yaşanıyor. İşin bir diğer ilginç yanı ise, kendi ana dilini (ve ülkesinin resmî dilini) belli bir ortalama düzeyde kullanma becerisi kazanamamış olan gençlerin, herhangi bir yabancı dili çok iyi öğrenebilecekleri zannediliyor! İnsanlar, eğer kendi ana dillerinde, belli başlı kavramları bilmiyorlarsa, o kavramlara karşılık gelen diğer dillerdeki kelimeleri nasıl anlamlandırabilirler? İnsanların, herhangi bir konuyu yabancı bir dilde anlatabilmeleri için, her şeyden önce o konuyu kendi ana dillerinde anlatabilme becerilerine sahip olmaları gerekiyor. Eğer ana dilde böyle bir beceri yoksa, yabancı diller öğrenebilme düzeyleri, gündelik diyalog seviyesinin üzerine çıkarılamaz. Kullanmaya kalktığı yabancı dillerdeki kelimelerin kendi ana dilindeki karşılıklarını bilmeyen bir insanın, herhangi bir konuda, özgün bir anlatım konsepti ortaya koyması düşünülemez bile. Böyle olunca da, sürekli başkalarına bağımlı olmaktan kurtulamazlar.   EĞİTİLMİŞ(!) ORGANİZE CEHALET Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde eğitimin ana fonksiyonu, gençleri, evrensel bilim, teknoloji, kültür, sanat, siyaset vb. gibi hemen her alandaki gündelik olup-bitenleri ve meydana gelen yeni gelişmeleri anlamalarını ve kavramalarını engellemek; yani “diplomalı cahil insan” yetiştirmektir. İşin en ilginç ve vahim yanı ise insanların, sahip oldukları sözde üniversite diplomalarına bakarak, kendilerini allame zannetmeleridir. Eğitimle üretilmiş sistemli ve organize cehaletin gücü, feodaller ile onlarla iş ve çıkar birliği içinde olan oligarkların değirmenlerine su taşımaktan (ya da ekmeklerine yağ sürmekten) başka hiçbir işe yaramaz. Bu gibi toplumlar, başlıca iki katmandan oluşur: hemen her alanın “hakim kesimler”i ile (çoğu sözde diplomalı) olabildiğince “cahil ve yoksul halk”. AK Parti döneminin, halkı yoksullaştırma amaçlı politikaları son derece açık ve belirgin olmasına rağmen, toplumsal cehalet o derece vahimdir ki, insanlar bunun farkına bile varmıyorlar. İnsanların, halkı kitlesel boyutlarda fakirleştirme amaçlı hükümet uygulamalarını fark etmelerini önlemek için, konvansiyonel medya organları (gazeteler, radyolar ve televizyonlar) ile internetteki sosyal medya mecraları kullanılarak olabildiğince hızlı ve çarpıcı gündem değiştirme operasyonları sürdürülüyor. Böylece insanların, gündelik ve çoğu alelade olaylarla ilgili olarak, “haberdar olma”nın ötesinde, herhangi bir konuda derinlemesine düşünmeleri, analiz etmeleri ve o konuda bir tutum belirlemeleri mümkün olmuyor. Böyle olunca da, hiçbir şekilde iktidara karşı, gelişmiş ülkelerde örneklerini gördüğümüz gibi, iktidara geri adım attıracak güçlü toplumsal tepkiler ortaya çıkamıyor. İnsanlarla tek tek konuşulduğunda, aşağı yukarı herkes aynı şeylerden aynı derecede şikayetçi olduğu halde, böylesine yaygın memnuniyetsizlik, toplumsal bir tepkinin ortaya çıkmasını sağlamıyor! Çünkü insanlar, kendi yaşamlarında karşı karşıya bulundukları olumsuzluklar üzerinde derinlemesine düşünemiyorlar ve ortak tutum belirleyemiyorlar; bunun başlıca nedeni de, iktidar yandaşı medya tarafından, sürekli olarak, gündemin çok hızlı bir şekilde değiştirilmesidir.   “YOKSULLUK SINIRI”NIN 4’DE 1’İ KADAR ASGARİ ÜCRET Kendi çabaları ve emekleri ile gündelik ihtiyaçlarını karşılama ve düşünebildikleri ölçüde geleceklerini güvence altına alabilme umutları ellerinden alınmış olan insanlara, güya kamu sosyal yardımları yapılarak, sözde “sosyal devlet” ve “sosyal belediyecilik” şovları yapılır. Eski Türkiye’de, ücretli çalışanlar, aldıkları maaşlarla (bugüne kıyasla) hayli rahat bir şekilde geçinirler, emekli olduklarında ise, aldıkları ikramiyelerle, kendi sosyal statülerine uygun bir ev ve bir de otomobil alırlardı. İktidar kesimlerinin şehvetle övmekte oldukları yeni Türkiye’de ise, örneğin asgari ücret (28.075,50 TL), 4 kişilik bir aile için hesaplanan “yoksulluk sınırı (106.816,70 TL)”nın, yaklaşık 1/4’ü kadardır. İktidarın, “kaynak yetersizliği” gerekçesi ile izah etmekte olduğu bu duruma karşılık, her yıl defalarca, ülkenin o adları çok bilinen yandaş firmalarının milyar dolarları aşan vergi (ve bazen de kredi) borçları, tek bir “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi” ile siliniyor, hem de halkın gözlerinin içine baka baka. Böyle bir şey herhangi bir batılı ülkede olsa halk, ülkeyi iktidarın başına geçirir. Siyasi, ekonomik, ticari dini oligarklar ile doğu ve güneydoğu bölgelerinde saltanat sürmekte olan feodallerin ortaklaşa oluşturdukları iktidar tarafından sistemli olarak fakirleştirilmekte olan insanlar, dini argümanlar kullanılarak, yoksulluklarının “kader” olduğuna inandırılmaktadırlar. Nitekim, 2026 yılı bütçesi 5-6 bakanlığın bütçelerinin toplamından fazla (174 milyar 389 milyon 341 bin TL, yani 3 milyar 858 milyon 171 bin Dolar) olan Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, AK Parti döneminde abartılı bir şekilde palazlandırılmış olan  (şeyh, hocaefendi ve kanaat önderi denen) cemaat ve tarikat oligarkları tarafından, fakirliğin kader olduğuna inandırılan halktan, iktidarın yandaş şirketlerin borçlarını silmesi karşısında, en küçük bir itiraz gelmiyor.   EMPERYALİSTLER TARAFINDAN VERİLEN GÖREVLER Son 24 yılda, topyekun diplomalı cahiller ülkesi haline getirilmiş olan Türkiye’de, artık kamu kaynaklarının kullanımı ile ilgili sağlıklı değerlendirmeler yapabilecek insanlar olsa bile, beyinlerini din adına oligarklara ve feodallere teslim etmiş olan insanlar için, aklın ve bilimin ortaya koyduğu gerçeklerin hiçbir anlamı yoktur. Kitlesel yoksulluğun “kader” olduğuna inanılan bu gibi toplumlarda, akıl ve bilim, “toplumsal uyumsuzluk sebepleri” olarak eleştirilir, reddedilir ve aşağılanır. Toplumsal durumları bu şekilde olan yaygın yoksulluğun hakim olduğu ülkeler, dünyanın güçlü ülkeleri karşısında hiçbir varlık iddiasında bulunamazlar, ancak onların kendilerine biçtikleri rolleri oynamanın ötesinde hiçbir kayda değer etkinlikleri olamaz! O nedenle, gerek dünyada ve gerekse bölgemizde cereyan etmekte olan olaylarla ilgili olarak Türkiye’nin durumunu değerlendirirken, en başta ABD-İngiltere-İsrail Bloku olmak üzere (BOP Eşbaşkanlığı gibi), emperyalist ülkeler tarafından “görev” mahiyetinde bize verilmekte olan roller dışında, içeride ve dışarıda hiçbir fonksiyonumuzun olmadığını ve bu gidişle de olamayacağını görmemiz, anlamamız gerekiyor. ------------------- 11 Mayıs 2026
Ekleme Tarihi: 11 Mayıs 2026 -Pazartesi

TÜRKİYE’DE TOPLUMU CAHİLLEŞTİRME EĞİTİMİ

Ülkemizde olduğu gibi, insanlığın en büyük sorunlarından biri “yoksulluk”… Toplumların inançlarını, “hegemonya” ve “insanları sömürme” aracı olarak kullanmakta olanlar tarafından “kader” olarak empoze edilmekte olan yoksulluk, aslında ve kendi aralarında organize olarak, “ezici güç” haline gelen sömürücü vicdansızların, bilinçli olarak yarattıkları bir durumdur. İnsanları sömürme ve istismar etme anlayışının yerel ve ulusal düzeyde olanına kabaca “feodalizm ve oligarşi”, evrensel boyutunda olanına ise “emperyalizm” diyoruz. Kısacası yoksulluk kader değil, kendi aralarında organize olmuş olan sömürme zihniyetinin bilinçli olarak yarattığı kasıtlı bir durumdur.

Günümüzün hakim uygarlığını yaratan kapitalizmin evrensel, yerel ve ülke düzeyindeki düzenleri feodalizm ve oligarşidir. Feodalizmde, toplumun her alanına tek başlarına feodaller (ağalar, beyler, şeyhler, kanaat önderleri vs.) hakimdir; oligarşilerde ise, toplumsal her alanın birbirlerine çok benzeyen ve aralarında yatay ilişkiler içinde olan sektörel oligarkları (siyaset, ekonomi, bürokrasi, sanat, akademi vs.) vardır. Bizim gibi ülkelerde feodaller de, oligarşik özelliklere ve kendi aralarında (siyaset, ekonomi ve sanat alanlarında) yatay ilişkiler ağına sahiptirler. Örneğin, feodallerin kontrolleri altında olan bölgelerde, siyaset, ekonomi, ticaret ve sanat onların hakimiyeti altındadır. O bölgelerden güya seçilen milletvekilleri, feodal ailelerden gelir.

 

KENDİ ANA DİLİNİ BİLMEYEN, YABANCI BİR DİLİ ÖĞRENEMEZ!

Türkiye’de, kamusal alandaki hemen her şeyi kontrolleri ve denetimleri altında tutmakta olan feodal-oligark ittifakı, ülkemizdeki yoksulluğun ana (ve hatta tek) failleridir. Feodaller ve oligarkların ana beslenme kaynağı toplumsal yaygın yoksulluktur. Bizim gibi ülkelerde, devlet yönetimlerine getirilmekte olan kadroların asıl görevleri ve amaçları, yoksulluğu yaygınlaştırmak ve kalıcı hale getirmektir. Bunun için kullanılabilecek yegane olgu ise “cehalet”tir. Eskiden, eğitimsizlik ve iletişimsizlik, cehaletin asıl sebepleriydi. Evrensel kapitalizmin bugün geldiği aşamada, artık eğitim ve iletişim sistemleri, cehaleti besleyen ve engellenemez hale getiren başlıca faktörlerdir.

Son zamanlarda, sistemli bir şekilde aşağılanmakta olan “eski Türkiye”de, liseyi bitiren her genç devletin resmî dili olan Türkçe’yi çok iyi konuşabilir ve yazabilirdi. Birilerinin çok övünmekte oldukları “yeni Türkiye”de ise, sözde üniversiteyi bitiren gençlerimiz bile, 3-4 cümleden ibaret olan en basit dilekçeleri doğru dürüst yazamıyorlar. Dahası, bu beceriksizlik, başta o gençler olmak üzere, toplumda neredeyse hiç kimsenin umurunda değildir. WhatsApp ve sosyal medya gibi internet mecralarında sürdürülmekte olan paylaşımlarda, düzgün Türkçe ile yazılmış ifadelere rastlamak, yok denecek derecede istisnadır. Eğitim dönemlerini, eski Türkiye dedikleri AK Parti öncesi dönemde tamamlamış olanlar, günümüzdeki internet iletişim mecralarındaki paylaşımlarını, Türkçe yazım kurallarına olabildiğince uygun ifadelerle yapmaktadırlar. Eski Türkiye nesli ile kendi ana dillerini bile doğru dürüst konuşup yazamayan, şu evlere şenlik yeni Türkiye nesli (Z kuşağı) arasındaki internet iletişimlerinde sıklıkla, “Ya amca/dayı/dede yani şu noktayı ve virgülü koymasan ben seni anlamayacak mıyım nedir bu örneği noktalı virgül muhabbeti ya” şeklinde, noktasız virgülsüz diyaloglar yaşanıyor.

İşin bir diğer ilginç yanı ise, kendi ana dilini (ve ülkesinin resmî dilini) belli bir ortalama düzeyde kullanma becerisi kazanamamış olan gençlerin, herhangi bir yabancı dili çok iyi öğrenebilecekleri zannediliyor! İnsanlar, eğer kendi ana dillerinde, belli başlı kavramları bilmiyorlarsa, o kavramlara karşılık gelen diğer dillerdeki kelimeleri nasıl anlamlandırabilirler? İnsanların, herhangi bir konuyu yabancı bir dilde anlatabilmeleri için, her şeyden önce o konuyu kendi ana dillerinde anlatabilme becerilerine sahip olmaları gerekiyor. Eğer ana dilde böyle bir beceri yoksa, yabancı diller öğrenebilme düzeyleri, gündelik diyalog seviyesinin üzerine çıkarılamaz. Kullanmaya kalktığı yabancı dillerdeki kelimelerin kendi ana dilindeki karşılıklarını bilmeyen bir insanın, herhangi bir konuda, özgün bir anlatım konsepti ortaya koyması düşünülemez bile. Böyle olunca da, sürekli başkalarına bağımlı olmaktan kurtulamazlar.

 

EĞİTİLMİŞ(!) ORGANİZE CEHALET

Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde eğitimin ana fonksiyonu, gençleri, evrensel bilim, teknoloji, kültür, sanat, siyaset vb. gibi hemen her alandaki gündelik olup-bitenleri ve meydana gelen yeni gelişmeleri anlamalarını ve kavramalarını engellemek; yani “diplomalı cahil insan” yetiştirmektir. İşin en ilginç ve vahim yanı ise insanların, sahip oldukları sözde üniversite diplomalarına bakarak, kendilerini allame zannetmeleridir. Eğitimle üretilmiş sistemli ve organize cehaletin gücü, feodaller ile onlarla iş ve çıkar birliği içinde olan oligarkların değirmenlerine su taşımaktan (ya da ekmeklerine yağ sürmekten) başka hiçbir işe yaramaz. Bu gibi toplumlar, başlıca iki katmandan oluşur: hemen her alanın “hakim kesimler”i ile (çoğu sözde diplomalı) olabildiğince “cahil ve yoksul halk”.

AK Parti döneminin, halkı yoksullaştırma amaçlı politikaları son derece açık ve belirgin olmasına rağmen, toplumsal cehalet o derece vahimdir ki, insanlar bunun farkına bile varmıyorlar. İnsanların, halkı kitlesel boyutlarda fakirleştirme amaçlı hükümet uygulamalarını fark etmelerini önlemek için, konvansiyonel medya organları (gazeteler, radyolar ve televizyonlar) ile internetteki sosyal medya mecraları kullanılarak olabildiğince hızlı ve çarpıcı gündem değiştirme operasyonları sürdürülüyor.

Böylece insanların, gündelik ve çoğu alelade olaylarla ilgili olarak, “haberdar olma”nın ötesinde, herhangi bir konuda derinlemesine düşünmeleri, analiz etmeleri ve o konuda bir tutum belirlemeleri mümkün olmuyor. Böyle olunca da, hiçbir şekilde iktidara karşı, gelişmiş ülkelerde örneklerini gördüğümüz gibi, iktidara geri adım attıracak güçlü toplumsal tepkiler ortaya çıkamıyor. İnsanlarla tek tek konuşulduğunda, aşağı yukarı herkes aynı şeylerden aynı derecede şikayetçi olduğu halde, böylesine yaygın memnuniyetsizlik, toplumsal bir tepkinin ortaya çıkmasını sağlamıyor! Çünkü insanlar, kendi yaşamlarında karşı karşıya bulundukları olumsuzluklar üzerinde derinlemesine düşünemiyorlar ve ortak tutum belirleyemiyorlar; bunun başlıca nedeni de, iktidar yandaşı medya tarafından, sürekli olarak, gündemin çok hızlı bir şekilde değiştirilmesidir.

 

“YOKSULLUK SINIRI”NIN 4’DE 1’İ KADAR ASGARİ ÜCRET

Kendi çabaları ve emekleri ile gündelik ihtiyaçlarını karşılama ve düşünebildikleri ölçüde geleceklerini güvence altına alabilme umutları ellerinden alınmış olan insanlara, güya kamu sosyal yardımları yapılarak, sözde “sosyal devlet” ve “sosyal belediyecilik” şovları yapılır. Eski Türkiye’de, ücretli çalışanlar, aldıkları maaşlarla (bugüne kıyasla) hayli rahat bir şekilde geçinirler, emekli olduklarında ise, aldıkları ikramiyelerle, kendi sosyal statülerine uygun bir ev ve bir de otomobil alırlardı. İktidar kesimlerinin şehvetle övmekte oldukları yeni Türkiye’de ise, örneğin asgari ücret (28.075,50 TL), 4 kişilik bir aile için hesaplanan “yoksulluk sınırı (106.816,70 TL)”nın, yaklaşık 1/4’ü kadardır. İktidarın, “kaynak yetersizliği” gerekçesi ile izah etmekte olduğu bu duruma karşılık, her yıl defalarca, ülkenin o adları çok bilinen yandaş firmalarının milyar dolarları aşan vergi (ve bazen de kredi) borçları, tek bir “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi” ile siliniyor, hem de halkın gözlerinin içine baka baka. Böyle bir şey herhangi bir batılı ülkede olsa halk, ülkeyi iktidarın başına geçirir.

Siyasi, ekonomik, ticari dini oligarklar ile doğu ve güneydoğu bölgelerinde saltanat sürmekte olan feodallerin ortaklaşa oluşturdukları iktidar tarafından sistemli olarak fakirleştirilmekte olan insanlar, dini argümanlar kullanılarak, yoksulluklarının “kader” olduğuna inandırılmaktadırlar. Nitekim, 2026 yılı bütçesi 5-6 bakanlığın bütçelerinin toplamından fazla (174 milyar 389 milyon 341 bin TL, yani 3 milyar 858 milyon 171 bin Dolar) olan Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere, AK Parti döneminde abartılı bir şekilde palazlandırılmış olan  (şeyh, hocaefendi ve kanaat önderi denen) cemaat ve tarikat oligarkları tarafından, fakirliğin kader olduğuna inandırılan halktan, iktidarın yandaş şirketlerin borçlarını silmesi karşısında, en küçük bir itiraz gelmiyor.

 

EMPERYALİSTLER TARAFINDAN VERİLEN GÖREVLER

Son 24 yılda, topyekun diplomalı cahiller ülkesi haline getirilmiş olan Türkiye’de, artık kamu kaynaklarının kullanımı ile ilgili sağlıklı değerlendirmeler yapabilecek insanlar olsa bile, beyinlerini din adına oligarklara ve feodallere teslim etmiş olan insanlar için, aklın ve bilimin ortaya koyduğu gerçeklerin hiçbir anlamı yoktur. Kitlesel yoksulluğun “kader” olduğuna inanılan bu gibi toplumlarda, akıl ve bilim, “toplumsal uyumsuzluk sebepleri” olarak eleştirilir, reddedilir ve aşağılanır.

Toplumsal durumları bu şekilde olan yaygın yoksulluğun hakim olduğu ülkeler, dünyanın güçlü ülkeleri karşısında hiçbir varlık iddiasında bulunamazlar, ancak onların kendilerine biçtikleri rolleri oynamanın ötesinde hiçbir kayda değer etkinlikleri olamaz! O nedenle, gerek dünyada ve gerekse bölgemizde cereyan etmekte olan olaylarla ilgili olarak Türkiye’nin durumunu değerlendirirken, en başta ABD-İngiltere-İsrail Bloku olmak üzere (BOP Eşbaşkanlığı gibi), emperyalist ülkeler tarafından “görev” mahiyetinde bize verilmekte olan roller dışında, içeride ve dışarıda hiçbir fonksiyonumuzun olmadığını ve bu gidişle de olamayacağını görmemiz, anlamamız gerekiyor.

-------------------

11 Mayıs 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.