Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

ABD VE İSRAİL’İN ORTAK HESABI İRAN’A UYAR MI?

Konuya girmeden önce, şunun altını çizelim: ABD ve İsrail’in geçen 28 Şubat günü başlattıkları İran’a yönelik saldırılar, tamamen haksız ve hukuksuzdur; saldırganların en küçük bir meşru gerekçeleri yoktur. Sırf “güç sahibi” oldukları için, birtakım çıkar hesaplarından hareketle, bağımsız bir ülkeye saldırıyorlar ve bir haftayı aşkın bir süredir, İspanya dışında, dünyada kimse ses çıkarmıyor! Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugüne kadar en küçük bir sorun yaşamadığı sınır komşusuna yapılan bu haksız saldırılar konusunda, saldırganlar lehinde tutum takınması, akılla ve vicdanla izah edilecek bir durum değildir. Tıpkı Gazze konusunda olduğu gibi, İran’a yönelik saldırılara karşı en net ve fiili karşı duruş sergileyen devlet, tek başına İspanya’dır.   İRAN, ABD İÇİN İKİNCİ BİR VİETNAM OLABİLİR ABD ve İsrail’in, uzun menzilli güdümlü füzeler ve uçaklarla başlattıkları saldırılarla kesin sonuç elde etmeleri mümkün değildir. Bu hava saldırılarının devamında, mutlaka bir kara harekâtı gerekecektir. 9,6 milyon nüfusa sahip olan İsrail’in, yüzölçümü Türkiye’nin iki katından fazla (1,648 milyon km2) ve nüfusu 80 milyon olan İran’a yönelik bir kara harekatına girişmesi, hiçbir şekilde akla uygun bir iş değildir. Öte yandan, İran’a yönelik saldırıları Kongre’den karar çıkarmadan tek başına aldığı bir kararla başlatan Trump’ın da, bu konuda kamuoyu desteği %25’in altında görünüyor. Trump da bu durumda, ABD askerleri ile İran’da bir kara harekatına girişemez! Böyle bir girişim, ABD için ikinci bir Vietnam demek olur. Hatırlanacağı üzere, ABD 1955 yılında, Çin’in ve SSCB’nin desteklediği Kuzey Vietnam’daki Kızıl Kmerler’e karşı bir askeri harekat başlatmış ve 01 Kasım 1955-15 Mayıs 1975 tarihleri  arasında yaklaşık 20 yıl boyunca sürdürdüğü bu savaşı kaybetmişti. Çünkü, hem Vietnam halkı Ho Chi Minh liderliğindeki Kızıl Kmerler’i desteklemiş, hem de ABD halkı, bu savaşa karşı çıkmış ve Başkan Dwight D. Eisenhower’a destek vermemişti. ABD halkı destek vermediği halde, Eisenhower ve sonraki ABD Başkanları (John F. Kennedy, Lyndon B. Jhonson ve Richard Nixon) da bu savaşı sürdürmüşlerse de, neticede ABD bu savaşı kaybetmiştir. 09.08.1974 tarihinde ABD Başkanı olan Gerald Ford, yenilgiyi kabul ederek, göreve gelişinden 9 ay sonra Vietnam’dan çekilmiştir. O savaşta, Vietnam 1,5 milyon yurttaşını ve zehirlenme sonucu topraklarının üçte birini, ABD ise yaklaşık 60 bin askerini kaybetti. ABD, uluslararası yasağa rağmen Vietnam’da çok büyük miktarlarda kimyasal silah kullanmış ve çok büyük sivil katliamlar yapmıştır. Maalesef, Vietnam’da işlediği ağır suçların bedeli, ABD’ye ödetilememiştir.   TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE VE KÜRTLERE İHTİYAÇLARI VAR ABD ve İsrail’in (doğrudan kendilerinin) İran’a karşı etkili bir kara harekatı gerçekleştirmeleri, imkansıza yakın ihtimal dışıdır. Ancak, tüm bu saldırılardan sonra da bir kara harekatının yapılması vazgeçilemez bir gerekliliktir. Suriye’de Esad rejimini devirmek için, kısmen Kürt örgütlerini ve büyük ölçüde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “taşeron” olarak kullanan ABD-İsrail ittifakının, İran’a karşı harekatta da bu kuvvetlere ihtiyacı vardır. Ne var ki, İran’a karşı yapılacak kara harekatı konusunda, Erdoğan’ın içeride kamuyu desteği alması hiç de kolay görünmüyor. Bunun için, Türk kamuoyuna yönelik bazı provokasyonların yapılması ihtimali oldukça kuvvetlidir. Örneğin, geçtiğimiz günlerde, Hatay yakınlarında bir füzesinin, güya “Türkiye sınır ihlali” gerekçesi ile düşürülmesi. Halbuki, İran’a ait o füzenin hedefinin, Güney Kıbrıs’taki İngiliz askeri üssü olduğu gayet açık olarak biliniyor! Ama, sanki İran “Türkiye’ye füze saldırısı yapmış” gibi propaganda yapılmak istendi ise de bu etkili olamadı. Önümüzdeki günlerde, bu yönde başka girişimlerin olması ise, hiç de olmayacak şey değildir. Bu arada ABD’nin, Reza Zarrab’ın iki yıla yakın bir süre tutuklu olarak yargılandığı o meşhur “Halkbank Davası”nı, Erdoğan’a karşı şantaj aracı olarak kullandığını da unutmamak gerekiyor. New York Bölge Mahkemesi’nde geçen 3 Mart günü yapılması planlanan Halkbank duruşması, ilginç bir şekilde (mutat uygulama dışına çıkılarak) 11 Mart’a ertelendi. Öyle anlaşılıyor ki Trump, Türkiye’yi İran’a karşı kullanabilmek için, Halkbank Davası’nı Erdoğan üzerinde baskı aracı olarak kullanmayı deneyecek. Reza Zarrab’ın bu davaya bakan mahkemeye verdiği meşhur “rüşvet listesi”nin, hem Erdoğan’ın kendisi ve hem de çevresi bakımından oldukça sorunlu olduğu herkes tarafından biliniyor. ABD’nin, kara harekatı konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nden yararlanması pek mümkün görünmüyor ve bölgedeki Kürtler (Barzani, KCK vs.) de, öyle pek efektif bir alternatif gibi görünmüyorlar. Ancak, ABD-İsrail ikilisinin ellerinde başka da bir imkan yok. Bu durumda, ne yapıp-edip, Kürtleri ve Türkiye’yi bu işe bulaştırmaları gerekecek. Erdoğan’ı, sağlanacak herhangi bir kişisel çıkar karşılığında bu fikre getirmek pek de zor değil; o nedenle, ülkemiz içindeki kamuoyu muhalefetini yumuşatacak birtakım siyasi argümanların geliştirilmesi gerekecektir. Örneğin, ABD kontrolündeki yeni İran yönetiminin, ülkesindeki petrol ve doğalgaz rezervlerinin kullanımıyla ilgili olarak, Türkiye’ye bazı ayrıcalıklar vermesi önerilebilir. Böylece Erdoğan da, “İran’daki petrol ve doğalgaz kaynaklarını Türkiye işletecek” diyerek, kamuoyunu ikna etmeye çalışabilir. Gelişmelerin ne yönde seyredeceği, pek de uzun olmayan bir zaman içinde ortaya çıkacaktır.   ASIL AMAÇ, ÇİN’İ PETROLSÜZ VE DOĞALGAZSIZ BIRAKMAK ABD’nin İran’a yönelik bugünkü saldırılarının sebebi sadece (başta İran’ın “nükleer enerji” faaliyetleri olmak üzere), iki ülke arasında 1979 yılından bu yana devam etmekte olan kronik sorunlar değildir. Çin’in son yıllarda ekonomide ve dünya ticaretinde yaptığı önemli hamleler ile modern İpekyolu Projesi, dışarıya olan borçları hızlı bir şekilde artma eğiliminde olan ABD ekonomisi için ciddi alarm sinyalleri veriyor. ABD’nin bugün en önemli ve en öncelikli sorunu Çin’in hızını kesmektir. Çin’in son 25-30 yıl içinde ortaya koyduğu teknolojik ve ekonomik performans, ABD’nin sadece global hakimiyeti açısından değil, bizatihi kendi varlığı açısından da ciddi bir risk teşkil ediyor. Bilindiği üzere, devletler için uluslararası alanda ve ekonomilerinde bir numaralı sorun “enerji”dir. Zamana bağlı olmaksızın, enerji ihtiyacını garanti altına alamayan bir devletin bağımsızlığını korumasına imkan yoktur. Son yıllarda, tüm dünyaya yönelik olarak, oldukça önemli bir teknolojik, ekonomik ve ticari hamle yapmakta olan Çin’in, bu süreçteki en önemli ihtiyacı enerjidir. Her ne kadar, başta güneş ve rüzgar enerjileri olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarında gözle görülür gelişmeler olsa da, hâlâ, en büyük enerji kaynağı “fosil yakıtlar (uranyum, petrol ve doğalgaz)”dır. Çin ise, petrol ihtiyacının en az 5’te 4’ünü dışarıdan temin etmektedir; çok büyük miktarlarda petrol almakta olduğu ülkeler ise, Venezuela, İran, Rusya ve Suudi Arabistan’dır. ABD, “Maduro Operasyonu” ile Venezuela’da yönetimi ele geçirmiş; Rusya’yı da Ukrayna savaı ile manipüle etmektedir; dolayısı ile, Çin’in Rusya’dan ve Venezuela’dan petrol alması bakımından büyük bir risk demektir. Eğer İran’da da yönetim ABD denetimine geçerse, Çin’in İran’dan petrol alması konusunda da büyük bir risk ortaya çıkacaktır. Böyle bir durumda, Çin’in nasıl bir politika izleyeceği şimdilik meçhuldür. Çin’in modern İpekyolu Projesi’nde, Türkiye ile Azerbaycan arasında karayolu (ve demiryolu) ulaşımını sağlamak amacı ile ortaya konan “Zengezur Koridoru” projesinde Azerbaycan ABD ile anlaştı ve Çin’in hesapları büyük ölçüde bozuldu. Çin’in batılı ülkelerle olan ticaretinde, doğu-batı eksenindeki karayolu ve demiryolu güzergahları son derece büyük bir önem taşıyor. Çin bu nedenle, İpekyolu Projesi adını verdiği bu ulaşım güzergahlarında büyük paralar harcıyor. Ama, bu güzergahta, adeta dar bir boğaz gibi önemi olan Zengezur Koridoru’nda kontrol ABD’nin eline geçti.   ABD VE İSRAİL’İN ÇIKARLARI BİRBİRLERİYLE ÖRTÜŞÜYOR ABD, petrol ihtiyacını temin etmekte olduğu ülkeleri kontrol altına alarak, Çin’in önünü kesmek istiyor. İran’a yönelik saldırıların en önemli sebeplerinden biri budur. Tabii bu durum, İran’la ezeli düşmanlığı olan İsrail için son derece büyük bir imkan anlamına geliyor. Çıkarları büyük ölçüde örtüşen ABD ve İsrail, birlikte İran’a saldırma konusunda hiçbir şekilde tereddüt etmiyorlar. Bu saldırılarla, hem İsrail’in bölgedeki güvenliği güçlendirilmiş, hem de ABD’nin dünyadaki en büyük rakibi olan Çin’in oldukça önemli bir enerji temin bölgesi kontrol altına alınmış olacak. Buraya kadar ele aldığımız konular, münhasıran ülkelerin siyasi yöneticileri ile teknik yönetim birimleri tarafından enine-boyuna ele alınmaları gereken “stratejik” konulardır. Meselenin bir de, yapılacak girişimlerin iç ve dış kamuoylarına anlatılması ve gerçekleştirilen saldırıların haklılığı, gerekliliği vb. gibi, “hukuki meşruiyet” bakımından anlatılması gereken iletişim boyutu var. Konuyla ilgili iletişim stratejileri, çoğu zaman ve büyük ölçüde muhteşem “dezenformasyon” ürünleridir. Tüm bu anlatımların çoğu zaman gerçeklerle bir ilgisinin bulunması gerekli değildir. Taraflar, attıkları ve atacakları adımlarla ilgili, makul ve mantıklı birtakım söylemlerle kamuoyları nezdinde meşruiyet sağlamaya çalışırlar. Kamuoyuna yönelik söylemlerde, çoğu zaman “hukuki meşruiyet” elde etme gibi bir kaygı yoktur; tüm söylemler, saldırılardaki başarılarla ve haklılık iddialarıyla ilgilidir. Yapılan uygulamaların ve atılan adımların hukuki meşruiyete dayandırılabilmesi, kamuoyuna yönelik söylemlerin etkisini güçlendirmektedir.   SAVAŞ UZUN ZAMAN DEVAM EDER Mİ? Savaş durumlarında, tarafların yaptıkları açıklamalar ve verdikleri bilgiler, çoğu zaman gerçek değildir. Yapılan açıklamalar ve verilen bilgiler, her ne kadar meydana gelen gündelik gelişmelerle alakalı olsa da, taraflar her gelişmeyi, kendi açılarından bir iletişim tablosu haline getirirler ve kamuoylarına öyle sunarlar. Bu gibi olaylar hakkında, konvansiyonel medya organları ile internetteki sosyal medya mecralarında yayınlanan hiçbir şey, gündelik olan-bitenlerle ilgili görünse de, büyük ölçüde doğru değildir. O nedenle, özellikle savaş zamanlarındaki gelişmeleri,  doğrudan ya da dolaylı olarak tarafların çıkarlarına hizmet etmekte olan ve ağırlıklı olarak subjektif yorumlara dayanan yayınlar yerine, olan ve muhtemel gelişmelerle ilgili somut bilgilerin verildiği tarafsız yayınlardan izlemek çok daha doğru olur. Sonuç olarak, bu savaşın oldukça uzun bir zaman devam edeceği ve mutlaka bölge ülkelerinden bazılarına yayılacağı rahatlıkla söylenebilir. Çin ve Rusya da bir süre sonra, bu savaşta sınırlı ve dolaylı bir şekilde aktif roller alacaklardır; bu ülkelerin, çok güçlü bir ihtimal gibi görünmese de, bu savaşa doğrudan katılmaları, zamanla zorunlu hale gelebilir. Ne yazık ki, karşı karşıya kaldığımız bölgesel sorunlarda, siyasi, bürokratik ve askeri kadrolarımız, ülkemizin çıkarlarını (hiç olmazsa asgari düzeyde olsun) koruyabilecek niyette, ehliyette ve güçte değildir. Erdoğan ve ekibi, İran’a yönelik bu saldırılardan da, siyasi ve maddi kişisel çıkar üretecek bir yolu mutlaka bulacaklardır.
Ekleme Tarihi: 11 Mart 2026 -Çarşamba

ABD VE İSRAİL’İN ORTAK HESABI İRAN’A UYAR MI?

Konuya girmeden önce, şunun altını çizelim: ABD ve İsrail’in geçen 28 Şubat günü başlattıkları İran’a yönelik saldırılar, tamamen haksız ve hukuksuzdur; saldırganların en küçük bir meşru gerekçeleri yoktur. Sırf “güç sahibi” oldukları için, birtakım çıkar hesaplarından hareketle, bağımsız bir ülkeye saldırıyorlar ve bir haftayı aşkın bir süredir, İspanya dışında, dünyada kimse ses çıkarmıyor!

Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugüne kadar en küçük bir sorun yaşamadığı sınır komşusuna yapılan bu haksız saldırılar konusunda, saldırganlar lehinde tutum takınması, akılla ve vicdanla izah edilecek bir durum değildir. Tıpkı Gazze konusunda olduğu gibi, İran’a yönelik saldırılara karşı en net ve fiili karşı duruş sergileyen devlet, tek başına İspanya’dır.

 

İRAN, ABD İÇİN İKİNCİ BİR VİETNAM OLABİLİR

ABD ve İsrail’in, uzun menzilli güdümlü füzeler ve uçaklarla başlattıkları saldırılarla kesin sonuç elde etmeleri mümkün değildir. Bu hava saldırılarının devamında, mutlaka bir kara harekâtı gerekecektir. 9,6 milyon nüfusa sahip olan İsrail’in, yüzölçümü Türkiye’nin iki katından fazla (1,648 milyon km2) ve nüfusu 80 milyon olan İran’a yönelik bir kara harekatına girişmesi, hiçbir şekilde akla uygun bir iş değildir. Öte yandan, İran’a yönelik saldırıları Kongre’den karar çıkarmadan tek başına aldığı bir kararla başlatan Trump’ın da, bu konuda kamuoyu desteği %25’in altında görünüyor. Trump da bu durumda, ABD askerleri ile İran’da bir kara harekatına girişemez!

Böyle bir girişim, ABD için ikinci bir Vietnam demek olur. Hatırlanacağı üzere, ABD 1955 yılında, Çin’in ve SSCB’nin desteklediği Kuzey Vietnam’daki Kızıl Kmerler’e karşı bir askeri harekat başlatmış ve 01 Kasım 1955-15 Mayıs 1975 tarihleri  arasında yaklaşık 20 yıl boyunca sürdürdüğü bu savaşı kaybetmişti. Çünkü, hem Vietnam halkı Ho Chi Minh liderliğindeki Kızıl Kmerler’i desteklemiş, hem de ABD halkı, bu savaşa karşı çıkmış ve Başkan Dwight D. Eisenhower’a destek vermemişti. ABD halkı destek vermediği halde, Eisenhower ve sonraki ABD Başkanları (John F. Kennedy, Lyndon B. Jhonson ve Richard Nixon) da bu savaşı sürdürmüşlerse de, neticede ABD bu savaşı kaybetmiştir. 09.08.1974 tarihinde ABD Başkanı olan Gerald Ford, yenilgiyi kabul ederek, göreve gelişinden 9 ay sonra Vietnam’dan çekilmiştir. O savaşta, Vietnam 1,5 milyon yurttaşını ve zehirlenme sonucu topraklarının üçte birini, ABD ise yaklaşık 60 bin askerini kaybetti. ABD, uluslararası yasağa rağmen Vietnam’da çok büyük miktarlarda kimyasal silah kullanmış ve çok büyük sivil katliamlar yapmıştır. Maalesef, Vietnam’da işlediği ağır suçların bedeli, ABD’ye ödetilememiştir.

 

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNE VE KÜRTLERE İHTİYAÇLARI VAR

ABD ve İsrail’in (doğrudan kendilerinin) İran’a karşı etkili bir kara harekatı gerçekleştirmeleri, imkansıza yakın ihtimal dışıdır. Ancak, tüm bu saldırılardan sonra da bir kara harekatının yapılması vazgeçilemez bir gerekliliktir. Suriye’de Esad rejimini devirmek için, kısmen Kürt örgütlerini ve büyük ölçüde Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “taşeron” olarak kullanan ABD-İsrail ittifakının, İran’a karşı harekatta da bu kuvvetlere ihtiyacı vardır. Ne var ki, İran’a karşı yapılacak kara harekatı konusunda, Erdoğan’ın içeride kamuyu desteği alması hiç de kolay görünmüyor. Bunun için, Türk kamuoyuna yönelik bazı provokasyonların yapılması ihtimali oldukça kuvvetlidir. Örneğin, geçtiğimiz günlerde, Hatay yakınlarında bir füzesinin, güya “Türkiye sınır ihlali” gerekçesi ile düşürülmesi. Halbuki, İran’a ait o füzenin hedefinin, Güney Kıbrıs’taki İngiliz askeri üssü olduğu gayet açık olarak biliniyor! Ama, sanki İran “Türkiye’ye füze saldırısı yapmış” gibi propaganda yapılmak istendi ise de bu etkili olamadı. Önümüzdeki günlerde, bu yönde başka girişimlerin olması ise, hiç de olmayacak şey değildir.

Bu arada ABD’nin, Reza Zarrab’ın iki yıla yakın bir süre tutuklu olarak yargılandığı o meşhur “Halkbank Davası”nı, Erdoğan’a karşı şantaj aracı olarak kullandığını da unutmamak gerekiyor. New York Bölge Mahkemesi’nde geçen 3 Mart günü yapılması planlanan Halkbank duruşması, ilginç bir şekilde (mutat uygulama dışına çıkılarak) 11 Mart’a ertelendi. Öyle anlaşılıyor ki Trump, Türkiye’yi İran’a karşı kullanabilmek için, Halkbank Davası’nı Erdoğan üzerinde baskı aracı olarak kullanmayı deneyecek. Reza Zarrab’ın bu davaya bakan mahkemeye verdiği meşhur “rüşvet listesi”nin, hem Erdoğan’ın kendisi ve hem de çevresi bakımından oldukça sorunlu olduğu herkes tarafından biliniyor.

ABD’nin, kara harekatı konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nden yararlanması pek mümkün görünmüyor ve bölgedeki Kürtler (Barzani, KCK vs.) de, öyle pek efektif bir alternatif gibi görünmüyorlar. Ancak, ABD-İsrail ikilisinin ellerinde başka da bir imkan yok. Bu durumda, ne yapıp-edip, Kürtleri ve Türkiye’yi bu işe bulaştırmaları gerekecek. Erdoğan’ı, sağlanacak herhangi bir kişisel çıkar karşılığında bu fikre getirmek pek de zor değil; o nedenle, ülkemiz içindeki kamuoyu muhalefetini yumuşatacak birtakım siyasi argümanların geliştirilmesi gerekecektir. Örneğin, ABD kontrolündeki yeni İran yönetiminin, ülkesindeki petrol ve doğalgaz rezervlerinin kullanımıyla ilgili olarak, Türkiye’ye bazı ayrıcalıklar vermesi önerilebilir. Böylece Erdoğan da, “İran’daki petrol ve doğalgaz kaynaklarını Türkiye işletecek” diyerek, kamuoyunu ikna etmeye çalışabilir. Gelişmelerin ne yönde seyredeceği, pek de uzun olmayan bir zaman içinde ortaya çıkacaktır.

 

ASIL AMAÇ, ÇİN’İ PETROLSÜZ VE DOĞALGAZSIZ BIRAKMAK

ABD’nin İran’a yönelik bugünkü saldırılarının sebebi sadece (başta İran’ın “nükleer enerji” faaliyetleri olmak üzere), iki ülke arasında 1979 yılından bu yana devam etmekte olan kronik sorunlar değildir. Çin’in son yıllarda ekonomide ve dünya ticaretinde yaptığı önemli hamleler ile modern İpekyolu Projesi, dışarıya olan borçları hızlı bir şekilde artma eğiliminde olan ABD ekonomisi için ciddi alarm sinyalleri veriyor. ABD’nin bugün en önemli ve en öncelikli sorunu Çin’in hızını kesmektir. Çin’in son 25-30 yıl içinde ortaya koyduğu teknolojik ve ekonomik performans, ABD’nin sadece global hakimiyeti açısından değil, bizatihi kendi varlığı açısından da ciddi bir risk teşkil ediyor.

Bilindiği üzere, devletler için uluslararası alanda ve ekonomilerinde bir numaralı sorun “enerji”dir. Zamana bağlı olmaksızın, enerji ihtiyacını garanti altına alamayan bir devletin bağımsızlığını korumasına imkan yoktur. Son yıllarda, tüm dünyaya yönelik olarak, oldukça önemli bir teknolojik, ekonomik ve ticari hamle yapmakta olan Çin’in, bu süreçteki en önemli ihtiyacı enerjidir. Her ne kadar, başta güneş ve rüzgar enerjileri olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarında gözle görülür gelişmeler olsa da, hâlâ, en büyük enerji kaynağı “fosil yakıtlar (uranyum, petrol ve doğalgaz)”dır.

Çin ise, petrol ihtiyacının en az 5’te 4’ünü dışarıdan temin etmektedir; çok büyük miktarlarda petrol almakta olduğu ülkeler ise, Venezuela, İran, Rusya ve Suudi Arabistan’dır. ABD, “Maduro Operasyonu” ile Venezuela’da yönetimi ele geçirmiş; Rusya’yı da Ukrayna savaı ile manipüle etmektedir; dolayısı ile, Çin’in Rusya’dan ve Venezuela’dan petrol alması bakımından büyük bir risk demektir. Eğer İran’da da yönetim ABD denetimine geçerse, Çin’in İran’dan petrol alması konusunda da büyük bir risk ortaya çıkacaktır. Böyle bir durumda, Çin’in nasıl bir politika izleyeceği şimdilik meçhuldür.

Çin’in modern İpekyolu Projesi’nde, Türkiye ile Azerbaycan arasında karayolu (ve demiryolu) ulaşımını sağlamak amacı ile ortaya konan “Zengezur Koridoru” projesinde Azerbaycan ABD ile anlaştı ve Çin’in hesapları büyük ölçüde bozuldu. Çin’in batılı ülkelerle olan ticaretinde, doğu-batı eksenindeki karayolu ve demiryolu güzergahları son derece büyük bir önem taşıyor. Çin bu nedenle, İpekyolu Projesi adını verdiği bu ulaşım güzergahlarında büyük paralar harcıyor. Ama, bu güzergahta, adeta dar bir boğaz gibi önemi olan Zengezur Koridoru’nda kontrol ABD’nin eline geçti.

 

ABD VE İSRAİL’İN ÇIKARLARI BİRBİRLERİYLE ÖRTÜŞÜYOR

ABD, petrol ihtiyacını temin etmekte olduğu ülkeleri kontrol altına alarak, Çin’in önünü kesmek istiyor. İran’a yönelik saldırıların en önemli sebeplerinden biri budur. Tabii bu durum, İran’la ezeli düşmanlığı olan İsrail için son derece büyük bir imkan anlamına geliyor. Çıkarları büyük ölçüde örtüşen ABD ve İsrail, birlikte İran’a saldırma konusunda hiçbir şekilde tereddüt etmiyorlar. Bu saldırılarla, hem İsrail’in bölgedeki güvenliği güçlendirilmiş, hem de ABD’nin dünyadaki en büyük rakibi olan Çin’in oldukça önemli bir enerji temin bölgesi kontrol altına alınmış olacak.

Buraya kadar ele aldığımız konular, münhasıran ülkelerin siyasi yöneticileri ile teknik yönetim birimleri tarafından enine-boyuna ele alınmaları gereken “stratejik” konulardır. Meselenin bir de, yapılacak girişimlerin iç ve dış kamuoylarına anlatılması ve gerçekleştirilen saldırıların haklılığı, gerekliliği vb. gibi, “hukuki meşruiyet” bakımından anlatılması gereken iletişim boyutu var. Konuyla ilgili iletişim stratejileri, çoğu zaman ve büyük ölçüde muhteşem “dezenformasyon” ürünleridir.

Tüm bu anlatımların çoğu zaman gerçeklerle bir ilgisinin bulunması gerekli değildir. Taraflar, attıkları ve atacakları adımlarla ilgili, makul ve mantıklı birtakım söylemlerle kamuoyları nezdinde meşruiyet sağlamaya çalışırlar. Kamuoyuna yönelik söylemlerde, çoğu zaman “hukuki meşruiyet” elde etme gibi bir kaygı yoktur; tüm söylemler, saldırılardaki başarılarla ve haklılık iddialarıyla ilgilidir. Yapılan uygulamaların ve atılan adımların hukuki meşruiyete dayandırılabilmesi, kamuoyuna yönelik söylemlerin etkisini güçlendirmektedir.

 

SAVAŞ UZUN ZAMAN DEVAM EDER Mİ?

Savaş durumlarında, tarafların yaptıkları açıklamalar ve verdikleri bilgiler, çoğu zaman gerçek değildir. Yapılan açıklamalar ve verilen bilgiler, her ne kadar meydana gelen gündelik gelişmelerle alakalı olsa da, taraflar her gelişmeyi, kendi açılarından bir iletişim tablosu haline getirirler ve kamuoylarına öyle sunarlar. Bu gibi olaylar hakkında, konvansiyonel medya organları ile internetteki sosyal medya mecralarında yayınlanan hiçbir şey, gündelik olan-bitenlerle ilgili görünse de, büyük ölçüde doğru değildir. O nedenle, özellikle savaş zamanlarındaki gelişmeleri,  doğrudan ya da dolaylı olarak tarafların çıkarlarına hizmet etmekte olan ve ağırlıklı olarak subjektif yorumlara dayanan yayınlar yerine, olan ve muhtemel gelişmelerle ilgili somut bilgilerin verildiği tarafsız yayınlardan izlemek çok daha doğru olur.

Sonuç olarak, bu savaşın oldukça uzun bir zaman devam edeceği ve mutlaka bölge ülkelerinden bazılarına yayılacağı rahatlıkla söylenebilir. Çin ve Rusya da bir süre sonra, bu savaşta sınırlı ve dolaylı bir şekilde aktif roller alacaklardır; bu ülkelerin, çok güçlü bir ihtimal gibi görünmese de, bu savaşa doğrudan katılmaları, zamanla zorunlu hale gelebilir.

Ne yazık ki, karşı karşıya kaldığımız bölgesel sorunlarda, siyasi, bürokratik ve askeri kadrolarımız, ülkemizin çıkarlarını (hiç olmazsa asgari düzeyde olsun) koruyabilecek niyette, ehliyette ve güçte değildir. Erdoğan ve ekibi, İran’a yönelik bu saldırılardan da, siyasi ve maddi kişisel çıkar üretecek bir yolu mutlaka bulacaklardır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.