Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

İSLAMABAD GÖRÜŞMELERİNDEN SONUÇ ÇIKMADI

ABD/İsrail-İran Savaşı’nın kırkıncı gününde, geçen Cumartesi günü, Pakistan’ın Başkenti İslamabad’da, taraflar arasında ateşkes görüşmeleri başladı. Savaşın tarafları arasında arabuluculuk teşebbüslerini sürdüren Erdoğan ise, bu rolü Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif’e kaptırdı. ABD ve İran heyetleri arasında, 11 Nisan Cumartesi sabah saat 10:00’da başlayan ve Pazar günü sabah saat 07:00’ye kadar 21 saat süren görüşmelerde hiçbir sonuç elde edilemedi. Tarafların konuyla ilgili açıklamalarındaki tek kelimelik ortak ifade: “anlaşamadık”… İsviçre’nin güneybatısında, Fransa sınırında yer alan Cenevre şehrinde, ABD-İran görüşmelerinin devam ettiği sırada, 28 Şubat günü ABD’nin İran’a yönelik füze ve hava saldırılarını başlatması, görüşme masasını dağıttı. Halbuki, 26 Şubat günü Anadolu Ajansı tarafından, “üst düzey bir ABD’li yetkili(!)”ye dayandırılarak geçilen bir haberde, Cenevre görüşmelerinin “olumlu” geçtiği belirtiliyordu. İki taraf arasında bir buçuk aydır füze ve hava saldırıları şeklinde devam eden savaşta ateşkes sağlanabilmesi hususunda, başta Türkiye olmak üzere, pek çok ülke arabuluculuk çabaları gösterdi. Taraflar, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif’in çabaları ile aralarında iki haftalık bir ateşkes mutabakatına ve Pakistan’ın başkentinde masaya oturmaya karar verdiler. Uluslararası ilişkilerde geçerli parametrelere ve teamüllere bakıldığında, bunun olağan bir tercih olduğu söylenebilir; çünkü, Pakistan 1998 yılından bu yana, “nükleer savunma sistemleri (atom bombası)”ne sahip, dünyadaki 9 ülkeden bir tanesidir. Türkiye’nin durumu ise, kendi kendine gelin-güvey olmaktan öteye anlam taşımamaktadır.   İRAN’IN ŞARTLARI VE ARKA PLANDA KALAN GERÇEKLER Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre ateşkes talebi, ABD Başkanı Donald Trump’tan geldi. Trump’ın bu talebine olumlu cevap veren İran, ABD’ye barış masasında görüşülmek üzere, 10 maddeden oluşan şartlar ileri sürdü. Beyaz Saray, İran’ın ileri sürdüğü şartların barış masasında görüşülebileceğini kabul edince de, görüşmelerin İslamabad’da yapılmasında mutabık kalınmıştı. İran merkezli Tasnim Haber Ajansı’nın verdiği habere göre İran’ın, ateşkes görüşmeleri masasının “görüşme konuları” olarak ABD’ye karşı ileri sürdüğü şartlar şunlar: ABD’nin saldırmazlık garantisi vermesi, Hürmüz Boğazı’nın İran’ın kontrolünde kalması, Uranyum zenginleştirme hakkının kabulü, Tüm birincil yaptırımların kaldırılması, Tüm ikincil yaptırımların kaldırılması, BM Güvenlik Konseyinin İran aleyhindeki kararlarının sonlandırılması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran aleyhindeki kararlarının sonlandırılması, İran’a savaş tazminatı ödenmesi, Bölgedeki Amerikan askerinin çekilmesi, Lübnan dahil, tüm cephelerde savaşın sonlandırılması. Dünya genelindeki belli başlı analistler, açıklanan bu şartları kabul etmekle, Trump’ın, “İran’a yönelik saldırıları başlattığı günden itibaren ileri sürdüğü iddialarından, ciddi bir geri adım attığı” şeklinde yorumladılar. Savaş dönemlerinde son derece olağan olduğu üzere, taraflar bu gelişmeyi, dünya ve kendi kamuoylarına karşı bir başarı olarak ifade ediyorlar. Ancak, tarafsız yorumcular bunu, İran açısından “başarı”, ABD tarafı açısından ise, bir “geri adım” olarak değerlendirdiler. Sanırım, bu konuda söylenebilecek en doğru cümle şöyle olabilir: ABD bu iki haftalık bu ateşkes süresi içinde, savaşa devam konusunda nefesini tazelemiş olacak. Tabii, aynı şey İran için de söylenebilir. Karşılıklı olarak yoğun füze ve hava saldırılarının devam ettiği 40 gün boyunca, Türkiye’nin konuyla ilgili girişimlerinin, her iki tarafça da ilgi görmemiş olması dikkat çekicidir. Trump’ın son zamanlarda yere-göğe koyamadığı Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değil de, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif’in arabulucu olması, İran tarafının tercihi olduğu şeklinde yorumlandı. Suriye ile ilgili uluslararası görüşmelerden sonra, İran konusunda da masanın dışında kalan Türkiye açısında bu, ilginç bir dışlanmışlık kanaati oluşturuyor. Bu durumun, hani öyle “kendi çalar kendi oynar” babında sürdürülen dünya liderliği (!) söylemi ile çelişki teşkil ettiği de gayet açıktır.   NETİCEDE BU SAVAŞ, BİR BOP OPERASYONUDUR Yirmi üç yıl önce 04 Temmuz 2003 tarihinde, Irak’ın kuzey bölgesindeki Süleymaniye’de, sözde ABD birlikleri ile ortak faaliyet içinde olan ve bir Binbaşı komutasındaki 11 askerimizin kafalarına çuval geçirildiği olaydan bu yana, Türkiye’nin bölgede devam eden itibar kaybı maalesef, Trump’ın, Erdoğan’la ilgili, bilinen ve hiçbir müspet sonucu olmayan palavra (hatta hafiften alay kokan) övgüleriyle telafi edilemiyor. Tabii bu arada, Trump’ın, ilk ABD Başkanı olduğu dönemde Erdoğan’a yazdığı ve hiçbir diplomatik nezakete ve devlet dili üslubuna uymayan, sokak kabadayısı ifadelerinin yer aldığı ve hâlen Trump’ın Manhattan’daki otelinin barında sergilenmekte olan, 09.10.2019 tarihli mektubu da hatırlamak gerekiyor!(*) Herkes tarafından, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) operasyonlarından biri olduğu değerlendirilen İran’a yönelik ABD/İsrail saldırılarının asıl amacının ne olduğu konusunda henüz kimse sağlam bir fikir ileri süremiyor. Şimdilik, yaşananlar ve yapılan açıklamalar üzerinden kurgulanan; ancak, sağlam dayanaklardan yoksun yorumlardan başka, somut bilgilere dayanan görüş yok. Bundan sonra dikkat edilmesi gereken nokta, tüm bu yaşananlardan sebep ortaya çıkan somut sonuçlar ile “kimin ne kadar zarar gördüğü ve/veya fayda sağladığı”dır. Tabii, bu faydalar ve zararlar da, görecelidir. Örneğin İran’ın, kazanımları ve kaybettikleriyle ilgili kendisinin tespit edebildiği gerçekler ile bu konularda yaptığı ve yapacağı açıklamaların birbirleri ile birebir örtüşmesi mümkün değildir. Aynı cümle, elbette ABD/İsrail tarafı için de kurulmalıdır. Bir de bunun, karşı tarafın uğratıldığı zararlarla ilgili kısmı var. Tarafların, uğradıkları ve verdikleri zararlarla ilgili gerçekler ile yapılan açıklamalar da tam olarak birbirleri ile örtüşmez. Bu konularda, medya organlarında yapılan yorumlarda da gerçeklerin ne derece ifade edileceği, son derece şüphelidir.   SAVAŞLA İLGİLİ SOMUT GERÇEKLERİN ÖĞRENİLMESİ İMKANSIZ Savaş halinde olan ülkelere giderek, savaş bölgelerinden bilgi aktaran, yerinden yorum yapabilen bağımsız gazetecilerin olmayışı da, bu savaşın diğer ilginç bir ayrıntısıdır. Savaş muhabirliği, başta savaşan taraflarla ilgili olmak üzere, dış politika, savunma, ekonomi vb. gibi pek çok konuda çok ciddi bilgi birikimi ve meslekî deneyim gerektiren bir iştir. Şu son 5-6 hafta içinde savaş haberleri yapmaya çalışanlar arasında, bu özelliklere sahip kimse var mı? Benim bilebildiğim kadarı ile tek bir kişi bile yok! Durum böyle olunca da, ABD/İsrail ile İran arasında cereyan eden savaş ve görüşmeler hakkında bugün, sağlıklı bir bilgi ve sağlam bir görüş sahibi olmak, imkansız derecede zordur. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, yine de (savaşan tarafların planladıkları ya da öngörmedikleri) bazı gerçekler ortaya çıkıyor. Başta İran olmak üzere, bölgede ABD müttefiki olan ülkelerde meydana gelen maddi tahribat ve can kayıpları, oldukça ağır ve hiç de küçümsenemeyecek derecede ciddi boyutlardadır. Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünyanın çok büyük bir bölümünü olumsuz etkiliyor. Doğal olarak bu durum, ABD üzerinde çok ciddi uluslararası baskıların oluşmasına yol açıyor. Muhtemelen ABD de, bu baskılar nedeniyle, İran’ın ateşkes görüşmeleri için öne sürdüğü, yukarıdaki şartları kerhen kabul etmek zorunda kaldı. Ne var ki, İslamabad’da kurulan barış masası, anlaşma sağlanamadan Pazar sabahı dağıldı. ABD heyeti başkanı ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın, anlaşma sağlanamadığına dair kısa bir açıklama yaptıktan hemen sonra, heyet üyeleriyle birlikte ülkesine döndü. İran devlet televizyonu, İslamabad'da yaklaşık 21 saat süren ABD-İran müzakerelerinde, özellikle “Hürmüz Boğazı meselesi ve nükleer materyallerin ülke dışına çıkarılması” gibi konularda anlaşma sağlanamadığı belirtildi.   SAVAŞTAN KAZANANLAR VE ÇOK DAHA ÖNEMLİ KONULAR Tabii, bu arada savaşan taraflar içinde yer almasalar da, Rusya ve Çin gibi, bu savaştan kârlı çıkan bazı ülkeler var. Bu durum aslında, bugüne kadar yaşanan tüm savaşlar için de geçerlidir. Tabii, elde edilen bu kazançların yanı sıra, “savaş ekonomisi” denen bir gerçek daha var. Görünene bakılırsa, bu savaşta en büyük kazanç sağlayan ülkeler de, yine Rusya ve Çin. Rusya ve Çin’in, İran’a (İsrail’in “çelik kubbe” denen hava savunma sistemini delen) askerî ileri teknoloji ürünlerini satmakta oldukları, kimsenin meçhulü değildir. Bir de, bu savaştan ufak-tefek kârlı çıkan Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan gibi ülkeler var. Peki Türkiye? Maalesef, Türkiye bu durumda avucunu yalamaktan öteye hiçbir şeye sahip olamadığı gibi, muhtemelen halka açıklanmayan bazı zararları da olmuştur. Milli Savunma Bakanlığı tarafından, bir soru önergesi üzerine geçen ay sonlarında TBMM Başkanlığı’na gönderilen açıklamada, NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında, Türkiye’de bir “kolordu karargahı” kurulacağı bildiriliyor. Öte yandan aynı günlerde, Emekli amiral Cem Gürdeniz’in yaptığı açıklamaya göre bir de, İstanbul Boğazı’nda NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulacak. Eğer bu bilgi doğru ise Türkiye, 20 Temmuz 1936 tarihli “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” ile sahip olduğu, İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki tam kontrol ve egemenlik hakkını NATO ile paylaşacak (ya da kontrol ve tüm egemenlik haklarını NATO’ya devredecek). Bunun, Türkiye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü açısından ne gibi tehlikeli gelişmelere yol açacağını düşünmek ve görmek için allâme olmaya gerek yoktur. Bunun yanı sıra, 17 Mart 2026 tarihli Resmî gazetede yayınlanan bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin, 23 Mart tarihli “ABD, Türkiye’yi ‘Lojistik Güzergah’ Olarak mı Kullanacak” başlıklı yazımızda geniş olarak ele aldığımız gibi, ABD/İsrail-İran Savaşı ile ilgili, ülkemizin askerî araç-gereç nakil güzergahı olmasına imkan tanıyor olması da, içinde pek çok bilinmezin ve problemin yer aldığı ayrı bir meseledir. Tüm bu meseleler, aralarındaki bağıntılarıyla düşünüldüğünde, Türkiye’nin (her bakımdan gücünü ve imkânlarını aşacak düzeyde), ne gibi badirelere sürüklenmekte olduğunu görmemek mümkün değil! Bu nedenle, kamuoyunun, savaştan önce NATO ile ilgili bu gelişmeler üzerinde yoğunlaşması, millî çıkarlarımız bakımından çok daha önemlidir. ____________ (*) https://medyascope.tv/2024/11/06/trump-erdogana-yazdigi-mektubu-barda-sergiliyor/ ------------------ 13 Nisan 2026
Ekleme Tarihi: 13 Nisan 2026 -Pazartesi

İSLAMABAD GÖRÜŞMELERİNDEN SONUÇ ÇIKMADI

ABD/İsrail-İran Savaşı’nın kırkıncı gününde, geçen Cumartesi günü, Pakistan’ın Başkenti İslamabad’da, taraflar arasında ateşkes görüşmeleri başladı. Savaşın tarafları arasında arabuluculuk teşebbüslerini sürdüren Erdoğan ise, bu rolü Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif’e kaptırdı. ABD ve İran heyetleri arasında, 11 Nisan Cumartesi sabah saat 10:00’da başlayan ve Pazar günü sabah saat 07:00’ye kadar 21 saat süren görüşmelerde hiçbir sonuç elde edilemedi. Tarafların konuyla ilgili açıklamalarındaki tek kelimelik ortak ifade: “anlaşamadık”…

İsviçre’nin güneybatısında, Fransa sınırında yer alan Cenevre şehrinde, ABD-İran görüşmelerinin devam ettiği sırada, 28 Şubat günü ABD’nin İran’a yönelik füze ve hava saldırılarını başlatması, görüşme masasını dağıttı. Halbuki, 26 Şubat günü Anadolu Ajansı tarafından, “üst düzey bir ABD’li yetkili(!)”ye dayandırılarak geçilen bir haberde, Cenevre görüşmelerinin “olumlu” geçtiği belirtiliyordu. İki taraf arasında bir buçuk aydır füze ve hava saldırıları şeklinde devam eden savaşta ateşkes sağlanabilmesi hususunda, başta Türkiye olmak üzere, pek çok ülke arabuluculuk çabaları gösterdi. Taraflar, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif’in çabaları ile aralarında iki haftalık bir ateşkes mutabakatına ve Pakistan’ın başkentinde masaya oturmaya karar verdiler. Uluslararası ilişkilerde geçerli parametrelere ve teamüllere bakıldığında, bunun olağan bir tercih olduğu söylenebilir; çünkü, Pakistan 1998 yılından bu yana, “nükleer savunma sistemleri (atom bombası)”ne sahip, dünyadaki 9 ülkeden bir tanesidir. Türkiye’nin durumu ise, kendi kendine gelin-güvey olmaktan öteye anlam taşımamaktadır.

 

İRAN’IN ŞARTLARI VE ARKA PLANDA KALAN GERÇEKLER

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre ateşkes talebi, ABD Başkanı Donald Trump’tan geldi. Trump’ın bu talebine olumlu cevap veren İran, ABD’ye barış masasında görüşülmek üzere, 10 maddeden oluşan şartlar ileri sürdü. Beyaz Saray, İran’ın ileri sürdüğü şartların barış masasında görüşülebileceğini kabul edince de, görüşmelerin İslamabad’da yapılmasında mutabık kalınmıştı. İran merkezli Tasnim Haber Ajansı’nın verdiği habere göre İran’ın, ateşkes görüşmeleri masasının “görüşme konuları” olarak ABD’ye karşı ileri sürdüğü şartlar şunlar:

  1. ABD’nin saldırmazlık garantisi vermesi,
  2. Hürmüz Boğazı’nın İran’ın kontrolünde kalması,
  3. Uranyum zenginleştirme hakkının kabulü,
  4. Tüm birincil yaptırımların kaldırılması,
  5. Tüm ikincil yaptırımların kaldırılması,
  6. BM Güvenlik Konseyinin İran aleyhindeki kararlarının sonlandırılması,
  7. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran aleyhindeki kararlarının sonlandırılması,
  8. İran’a savaş tazminatı ödenmesi,
  9. Bölgedeki Amerikan askerinin çekilmesi,
  10. Lübnan dahil, tüm cephelerde savaşın sonlandırılması.

Dünya genelindeki belli başlı analistler, açıklanan bu şartları kabul etmekle, Trump’ın, “İran’a yönelik saldırıları başlattığı günden itibaren ileri sürdüğü iddialarından, ciddi bir geri adım attığı” şeklinde yorumladılar. Savaş dönemlerinde son derece olağan olduğu üzere, taraflar bu gelişmeyi, dünya ve kendi kamuoylarına karşı bir başarı olarak ifade ediyorlar. Ancak, tarafsız yorumcular bunu, İran açısından “başarı”, ABD tarafı açısından ise, bir “geri adım” olarak değerlendirdiler. Sanırım, bu konuda söylenebilecek en doğru cümle şöyle olabilir: ABD bu iki haftalık bu ateşkes süresi içinde, savaşa devam konusunda nefesini tazelemiş olacak. Tabii, aynı şey İran için de söylenebilir.

Karşılıklı olarak yoğun füze ve hava saldırılarının devam ettiği 40 gün boyunca, Türkiye’nin konuyla ilgili girişimlerinin, her iki tarafça da ilgi görmemiş olması dikkat çekicidir. Trump’ın son zamanlarda yere-göğe koyamadığı Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değil de, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif’in arabulucu olması, İran tarafının tercihi olduğu şeklinde yorumlandı. Suriye ile ilgili uluslararası görüşmelerden sonra, İran konusunda da masanın dışında kalan Türkiye açısında bu, ilginç bir dışlanmışlık kanaati oluşturuyor. Bu durumun, hani öyle “kendi çalar kendi oynar” babında sürdürülen dünya liderliği (!) söylemi ile çelişki teşkil ettiği de gayet açıktır.

 

NETİCEDE BU SAVAŞ, BİR BOP OPERASYONUDUR

Yirmi üç yıl önce 04 Temmuz 2003 tarihinde, Irak’ın kuzey bölgesindeki Süleymaniye’de, sözde ABD birlikleri ile ortak faaliyet içinde olan ve bir Binbaşı komutasındaki 11 askerimizin kafalarına çuval geçirildiği olaydan bu yana, Türkiye’nin bölgede devam eden itibar kaybı maalesef, Trump’ın, Erdoğan’la ilgili, bilinen ve hiçbir müspet sonucu olmayan palavra (hatta hafiften alay kokan) övgüleriyle telafi edilemiyor. Tabii bu arada, Trump’ın, ilk ABD Başkanı olduğu dönemde Erdoğan’a yazdığı ve hiçbir diplomatik nezakete ve devlet dili üslubuna uymayan, sokak kabadayısı ifadelerinin yer aldığı ve hâlen Trump’ın Manhattan’daki otelinin barında sergilenmekte olan, 09.10.2019 tarihli mektubu da hatırlamak gerekiyor!(*)

Herkes tarafından, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) operasyonlarından biri olduğu değerlendirilen İran’a yönelik ABD/İsrail saldırılarının asıl amacının ne olduğu konusunda henüz kimse sağlam bir fikir ileri süremiyor. Şimdilik, yaşananlar ve yapılan açıklamalar üzerinden kurgulanan; ancak, sağlam dayanaklardan yoksun yorumlardan başka, somut bilgilere dayanan görüş yok. Bundan sonra dikkat edilmesi gereken nokta, tüm bu yaşananlardan sebep ortaya çıkan somut sonuçlar ile “kimin ne kadar zarar gördüğü ve/veya fayda sağladığı”dır.

Tabii, bu faydalar ve zararlar da, görecelidir. Örneğin İran’ın, kazanımları ve kaybettikleriyle ilgili kendisinin tespit edebildiği gerçekler ile bu konularda yaptığı ve yapacağı açıklamaların birbirleri ile birebir örtüşmesi mümkün değildir. Aynı cümle, elbette ABD/İsrail tarafı için de kurulmalıdır. Bir de bunun, karşı tarafın uğratıldığı zararlarla ilgili kısmı var. Tarafların, uğradıkları ve verdikleri zararlarla ilgili gerçekler ile yapılan açıklamalar da tam olarak birbirleri ile örtüşmez. Bu konularda, medya organlarında yapılan yorumlarda da gerçeklerin ne derece ifade edileceği, son derece şüphelidir.

 

SAVAŞLA İLGİLİ SOMUT GERÇEKLERİN ÖĞRENİLMESİ İMKANSIZ

Savaş halinde olan ülkelere giderek, savaş bölgelerinden bilgi aktaran, yerinden yorum yapabilen bağımsız gazetecilerin olmayışı da, bu savaşın diğer ilginç bir ayrıntısıdır. Savaş muhabirliği, başta savaşan taraflarla ilgili olmak üzere, dış politika, savunma, ekonomi vb. gibi pek çok konuda çok ciddi bilgi birikimi ve meslekî deneyim gerektiren bir iştir. Şu son 5-6 hafta içinde savaş haberleri yapmaya çalışanlar arasında, bu özelliklere sahip kimse var mı? Benim bilebildiğim kadarı ile tek bir kişi bile yok! Durum böyle olunca da, ABD/İsrail ile İran arasında cereyan eden savaş ve görüşmeler hakkında bugün, sağlıklı bir bilgi ve sağlam bir görüş sahibi olmak, imkansız derecede zordur.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, yine de (savaşan tarafların planladıkları ya da öngörmedikleri) bazı gerçekler ortaya çıkıyor. Başta İran olmak üzere, bölgede ABD müttefiki olan ülkelerde meydana gelen maddi tahribat ve can kayıpları, oldukça ağır ve hiç de küçümsenemeyecek derecede ciddi boyutlardadır. Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünyanın çok büyük bir bölümünü olumsuz etkiliyor. Doğal olarak bu durum, ABD üzerinde çok ciddi uluslararası baskıların oluşmasına yol açıyor. Muhtemelen ABD de, bu baskılar nedeniyle, İran’ın ateşkes görüşmeleri için öne sürdüğü, yukarıdaki şartları kerhen kabul etmek zorunda kaldı.

Ne var ki, İslamabad’da kurulan barış masası, anlaşma sağlanamadan Pazar sabahı dağıldı. ABD heyeti başkanı ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın, anlaşma sağlanamadığına dair kısa bir açıklama yaptıktan hemen sonra, heyet üyeleriyle birlikte ülkesine döndü. İran devlet televizyonu, İslamabad'da yaklaşık 21 saat süren ABD-İran müzakerelerinde, özellikle “Hürmüz Boğazı meselesi ve nükleer materyallerin ülke dışına çıkarılması” gibi konularda anlaşma sağlanamadığı belirtildi.

 

SAVAŞTAN KAZANANLAR VE ÇOK DAHA ÖNEMLİ KONULAR

Tabii, bu arada savaşan taraflar içinde yer almasalar da, Rusya ve Çin gibi, bu savaştan kârlı çıkan bazı ülkeler var. Bu durum aslında, bugüne kadar yaşanan tüm savaşlar için de geçerlidir. Tabii, elde edilen bu kazançların yanı sıra, “savaş ekonomisi” denen bir gerçek daha var. Görünene bakılırsa, bu savaşta en büyük kazanç sağlayan ülkeler de, yine Rusya ve Çin. Rusya ve Çin’in, İran’a (İsrail’in “çelik kubbe” denen hava savunma sistemini delen) askerî ileri teknoloji ürünlerini satmakta oldukları, kimsenin meçhulü değildir. Bir de, bu savaştan ufak-tefek kârlı çıkan Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan gibi ülkeler var. Peki Türkiye? Maalesef, Türkiye bu durumda avucunu yalamaktan öteye hiçbir şeye sahip olamadığı gibi, muhtemelen halka açıklanmayan bazı zararları da olmuştur.

Milli Savunma Bakanlığı tarafından, bir soru önergesi üzerine geçen ay sonlarında TBMM Başkanlığı’na gönderilen açıklamada, NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında, Türkiye’de bir “kolordu karargahı” kurulacağı bildiriliyor. Öte yandan aynı günlerde, Emekli amiral Cem Gürdeniz’in yaptığı açıklamaya göre bir de, İstanbul Boğazı’nda NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulacak. Eğer bu bilgi doğru ise Türkiye, 20 Temmuz 1936 tarihli “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” ile sahip olduğu, İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki tam kontrol ve egemenlik hakkını NATO ile paylaşacak (ya da kontrol ve tüm egemenlik haklarını NATO’ya devredecek). Bunun, Türkiye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğü açısından ne gibi tehlikeli gelişmelere yol açacağını düşünmek ve görmek için allâme olmaya gerek yoktur. Bunun yanı sıra, 17 Mart 2026 tarihli Resmî gazetede yayınlanan bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin, 23 Mart tarihli “ABD, Türkiye’yi ‘Lojistik Güzergah’ Olarak mı Kullanacak” başlıklı yazımızda geniş olarak ele aldığımız gibi, ABD/İsrail-İran Savaşı ile ilgili, ülkemizin askerî araç-gereç nakil güzergahı olmasına imkan tanıyor olması da, içinde pek çok bilinmezin ve problemin yer aldığı ayrı bir meseledir.

Tüm bu meseleler, aralarındaki bağıntılarıyla düşünüldüğünde, Türkiye’nin (her bakımdan gücünü ve imkânlarını aşacak düzeyde), ne gibi badirelere sürüklenmekte olduğunu görmemek mümkün değil! Bu nedenle, kamuoyunun, savaştan önce NATO ile ilgili bu gelişmeler üzerinde yoğunlaşması, millî çıkarlarımız bakımından çok daha önemlidir.

____________

(*) https://medyascope.tv/2024/11/06/trump-erdogana-yazdigi-mektubu-barda-sergiliyor/

------------------

13 Nisan 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.