Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

ÇOK DEĞERLİ BİR DOSTUN ARDINDAN…

Ülkemizde son dönemlerde yetişen en önemli bilim adamlarından, Türk tarihçiliğinin zirve ismi, çok değerli dostum ve ağabeyim Prof.Dr. İlber Ortaylı (D. 21.05.1947, Bergenz-Avusturya, Ö.13.03.2026, İstanbul), birkaç gün önce, 78 yaşındayken ebedî âleme irtihal etti(*). Ruhu şad, mekanı cennet-i âlâ olsun inşallah. Kendisini, 1989 yılında Türkiye’ye döndüğünde tanıdım. İstanbul’da düzenlenen bir bilimsel kongrede, “özel davetli konuşmacı” olarak bir konferans vermişti. Toplantı arasında, mola sıraasında tanışmış ve birlikte kahve içmiştik. İlerleyen zamanlarda, birkaç ayda bir görüşme imkanlarımız olmuştu. Sohbetlerimizde, benim kendisine yönelttiğim soruları çok beğenir bana, hiç de hak edemeyeceğim şekilde iltifatlar ederdi. Her ne kadar, üniversite öğrencisi olduğu yıllarda, en sevdiği hocalarından biri (bu konuyu anlatırken, o hocasının adını vermemişti) ona, “Senden çok iyi bir araştırmacı-yazar olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi ‘Niçin olmaz?’ diye sormadın, aksine bir köylü gibi kızdın, alındın ve hiddetlendin.” demiş ise de o, ülkemizde kolay rastlanmayacak bir düzeyde ve ahlaki yapıda, çok büyük bir entelektüel şahsiyet idi. Türkiye’de (ve belki dünyada da) 56 tane kitabı yayınlanmış kaç kişi vardır, ya da kimse var mıdır? Dünyada yüksek prestijli dergilerde yayınlanmış bilimsel makalelerinin ve popüler gazete yazılarının sayısını tespit etmek hiç de kolay bir iş değildir. Bugünün Türkiye’sinde, Türkçe’nin dışında herhangi bir yabancı dili doğru dürüst bilen (okuyan, konuşan ve yazan) çok az sayıda “Prof.” unvanlı insan var. Hatta öyle ki, profesörlerin birçoğu, Türkçeyi bile doğru dürüst konuşup yazamıyorlar. Böyle bir dönemde, İlber Hoca’nın Türkçeye ve yabancı dillere olan hakimiyeti gerçekten efsanevidir. İlber Hocanın, çok iyi seviyede Latince, Almanca, Rusça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Farsça bildiği, onu tanıyan herkes tarafından bilinirdi; yani, tüm bu dilleri akıcı bir şekilde konuşur, okur ve yazardı. Ayrıca, “Latinceyi bilmeden”, Avrupa dillerinin, işe yarar düzeyde öğrenilemeyeceğini söylerdi. Bunların dışında, “basit konuşma” düzeyinde bildiği dillerin sayısını, 35 yılı aşkın dostluğumuz süresinde ben öğrenemedim. Bazen, öyle hararetli telefon konuşmalarına tanık olmuşluğum vardır ki, ne söylediğini anlamak bir yana, konuştuğu dilin hangi dil olduğunu bile anlayamazdım; yani, hiçbir şekilde aşina bile olmadığım bazı dillerde telefon konuşmalarına tanık oluyordum.   İRAN’IN İSTANBUL BAŞKONSOLOSU İLE İNGİLİZCE-FARSÇA DİYALOG 01 Aralık 2009 tarihinde (kendisi Topkapı Sarayı Müze Başkanı’ydı), Topkapı Sarayı’nda, “On Bin Yıllık İran Medeniyeti ve İki Bin Yıllık Ortak Miras” adıyla bir sergi açıldı. Bu serginin hazırlıklarının sürdüğü bir akşam, Topkapı Sarayı’nda birlikteydik; sergiyle ilgili görüşmek üzere, İran’ın İstanbul Başkonsolosunu bekliyordu. Başkonsolosla görüşmesinden sonra da akşam yemeğine gitmeyi planlamıştık. Akşamın biraz ilerleyen bir saatinde Başkonsolos geldi, birlikte, Topkapı Sarayı’nın serginin yapılacağı bölümüne doğru yürümeye başladık. İlber Hoca Başkonsolos ile, fevkalade fasih bir Farsça konuşurken, Başkonsolos ona, zayıf bir İngilizce ile mukabele ediyordu. Konuşmaları, bu şekilde bir 10 dakika kadar devam etti ve hoca Başkonsolos beye İngilizce, “Özür dilerim efendim, siz Farsça konuşamıyor musunuz? (Excuse me sir, can't you speak Persian?)” diye sordu. Adam durakladı ve “Elbette konuşuyorum, ben Acem asıllıyım. (Yes of course I do, I’m of Persian origin.)” şeklinde, yine İngilizce cevap verdi. Hocanın sesi biraz sertleşti ve hafif bir istihza ile, “Peki, benim konuştuğum Farsçayı anlayamıyor musun? (So, you can’t understand the Persian I’m speaking?)” dedi? Başkonsolos bu sefer Farsça, “Bilakis efendim, sizin bu konuştuğunuz düzeyde Farsça konuşan biri, İran’da bile zor bulunur.(**)” şeklinde bir cevap verdi. Bu diyalogdan sonra Başkonsolos özür diledi ve konuşmaları Farsça olarak devam etti. Sonra, ben Başkonsolosa bu konuyu sorduğumda, Türkiye ile İran arasındaki “ortak diplomasi dili”nin İngilizce olduğunu, o nedenle hocayla olan konuşmasını İngilizce sürdürmeye çalıştığını söyledi.   TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNLARI, “CEHALET VE İHANET”TİR! Dünyada meydana gelen ve Türkiye’yi (doğrudan ya da dolaylı olarak) bir şekilde ilgilendirebilecek aktüel gelişmeleri ve bu gelişmeler arasındaki ilişkileri son derece iyi bilir ve takip ederdi. Hani, “New York’ta uçan bir kelebeğin kanadını çırpması, Pekin’de fırtınaya neden olur.” diye bir söz vardır (bu arada, New York-Pekin arasındaki uçuş mesafesi yaklaşık 11 bin km’dir); İlber hoca, işte o kelebeklerin, ne zaman ve nasıl kanat çırpacaklarını ve nerelerde ne gibi fırtınalara sebep olacaklarını/olduklarını çok iyi bilirdi. Türkiye’nin, gerek tarihi, gerek kültürü ve inanç yapısı ile jeopolitik konumunun siyasi ve dış politika gereklerini (zorunluluklarını) çok iyi bilir ve halkın kolayca anlayabileceği üslupla televizyonlarda ve internetteki sosyal medya mecralarında anlatırdı. Yıllardır en çok, ülkemize hakim olan yaygın cehaletten ve vatan hainlerinin çokluğundan yakınır, toplumsal yaygın cehalet ve hainler meseleleri halledilmeden, geleceğe dair olumlu hayaller kuramayacağımızı ifade ederdi. Cahil olduklarının farkında olanlarla neredeyse hiç sorunu yoktu; ama, cahil oldukları halde ahkam kesmeye kalkanlara (hele bunlar bir de iki ayaklı troller olarak organize iseler) tahammül edemez, anında paylardı. Uzun yıllardır, eğitim sistemimizi şiddetle eleştirir; eğitimde, milli bilinç ve evrensel ahlakın öncelikli olması gerektiğini anlatırdı. Millî bilinçle ve evrensel ahlakla donatılmamış olan insanların, bilimde, teknolojide ve meslekî alanlarda başarılı olmalarının, ülkemize hiçbir yararının olmayacağı gibi; aksine, öngörülmesi ve hesaplanması neredeyse imkansız olan irili-ufaklı riskler doğuracağını düşünür, devlet yönetiminde bulunan siyasilere ve bürokratlara tavsiyelerde bulunurdu.   “EMPERYALİZM VE SÖMÜRÜ”, YERYÜZÜNDEKİ EN BÜYÜK İNSANLIK SUÇLARIDIR! 1974 yılından, geçen yıla kadar sürdürdüğü kitap yazma ve yayınlama çalışmalarının yanı sıra, son 20 yıla yakın bir süredir (hem de, son birkaç yıldır sağlığı pek müsait olmadığı halde), halka yönelik konferanslara büyük önem veriyordu. Tarihimizi tüm ayrıntılarına kadar bilmeden ve Türk tarihinin dünya tarihindeki yerini ve etkilerini düşünmeden, geleceğe dair hiçbir konuda millî stratejilerin oluşturulamayacağını, aydınların ve devlet yönetimine talip siyasetçilerin çok iyi anlamaları gerektiğini söylerdi. Emperyalizmin, yeryüzündeki en büyük “insanlık suçu” olduğunu dile getiren İlber hoca, her türlü emperyalist düşüncenin ve faaliyetin karşısında, en küçük bir taviz vermez, şiddetle karşı çıkardı. Bir keresinde, insanların verimliliklerini arttırmada oldukça başarılı olan kapitalizmin, maalesef kötü insanların elinde emperyalizmi güçlendirdiği konusunda hayli güzel bir sohbetimiz olmuştu. Gerek dünyada ve gerekse ülkemizde iş insanları arasında son derece yaygın olan “insan emeğini sömürme” ve “servet biriktirme” histerisinden nefret ederdi. Müteşebbislerin hedeflemeleri gereken kârların bir sınırının olması gerektiğini düşünür; müteşebbis kârlarının da, yıllık ortalama nüfus artışına uygun yeni yatırım ve istihdam alanları yaratma amacına yönelik olmasının, çok daha doğru olacağını ifade ederdi.   BANDIRMA-AYVALIK (CUNDA) YOLCULUKLARIMIZ Onunla en uzun ve en özel sohbetlerimiz, Bandırma ile Ayvalık-Cunda adası arasındaki otomobil yolculuklarımızda olurdu. İstanbul’dan Cunda’daki yazlığına gitmeye karar verdiğinde beni arar, ben de onu (gemiden indiğinde) Bandırma’dan aracımla alır, birlikte yolculuk yapardık. O sohbetlerden öğrendiklerime, hiçbir şekilde paha biçilemez. Bu konuda kendisine olan vefa borcumu ödeyemem; benim, o kadar büyük bir gücüm ve imkanım olmadı maalesef. Balıkesir’e çok özel bir ilgisi vardı. Nitekim, son 20 yıl içinde İlber Hoca, halka ve üniversite öğrencilerine yönelik konferanslar için, belediyelerin davetleri ile Balıkesir’e tam 8 kez gelmiştir. Balıkesir’de (Toplu Taşıma Merkezi’nin oradaki) en çok Mega Yıldız lokantasının yemeklerini severdi. Geçen hafta kaybettiğimiz rahmetli Sinan Ergüven, İlber Hoca gibi değerli misafirler konusunda, Balıkesir adına çok büyük alicenaplıklar göstermiştir. Cenab-ı Allah ondan razı olsun. Bilindiği üzere, Hz. Peygamber’in, “Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.” şeklinde bir hadis-i şerîfi vardır. İşte, merhum Prof.Dr. İlber Ortaylı’nın ebedî âleme irtihalini de, bu anlayışla değerlendirmek gerekiyor. Halkımız üzerinde görülmemiş düzeyde etkileri ve ülkemizin medar-ı iftiharlarından biri olan İlber Hoca’nın kaybı, Türk Milleti için topyekun millî bir üzüntüye yol açmıştır. Ruhu şad, mekanı cennet-i âlâ olsun inşallah… ___________ (*) https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0lber_Ortayl%C4%B1   -------------------- 16 Mart 2026
Ekleme Tarihi: 16 Mart 2026 -Pazartesi

ÇOK DEĞERLİ BİR DOSTUN ARDINDAN…

Ülkemizde son dönemlerde yetişen en önemli bilim adamlarından, Türk tarihçiliğinin zirve ismi, çok değerli dostum ve ağabeyim Prof.Dr. İlber Ortaylı (D. 21.05.1947, Bergenz-Avusturya, Ö.13.03.2026, İstanbul), birkaç gün önce, 78 yaşındayken ebedî âleme irtihal etti(*). Ruhu şad, mekanı cennet-i âlâ olsun inşallah.

Kendisini, 1989 yılında Türkiye’ye döndüğünde tanıdım. İstanbul’da düzenlenen bir bilimsel kongrede, “özel davetli konuşmacı” olarak bir konferans vermişti. Toplantı arasında, mola sıraasında tanışmış ve birlikte kahve içmiştik. İlerleyen zamanlarda, birkaç ayda bir görüşme imkanlarımız olmuştu. Sohbetlerimizde, benim kendisine yönelttiğim soruları çok beğenir bana, hiç de hak edemeyeceğim şekilde iltifatlar ederdi. Her ne kadar, üniversite öğrencisi olduğu yıllarda, en sevdiği hocalarından biri (bu konuyu anlatırken, o hocasının adını vermemişti) ona, Senden çok iyi bir araştırmacı-yazar olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi ‘Niçin olmaz?’ diye sormadın, aksine bir köylü gibi kızdın, alındın ve hiddetlendin. demiş ise de o, ülkemizde kolay rastlanmayacak bir düzeyde ve ahlaki yapıda, çok büyük bir entelektüel şahsiyet idi. Türkiye’de (ve belki dünyada da) 56 tane kitabı yayınlanmış kaç kişi vardır, ya da kimse var mıdır? Dünyada yüksek prestijli dergilerde yayınlanmış bilimsel makalelerinin ve popüler gazete yazılarının sayısını tespit etmek hiç de kolay bir iş değildir.

Bugünün Türkiye’sinde, Türkçe’nin dışında herhangi bir yabancı dili doğru dürüst bilen (okuyan, konuşan ve yazan) çok az sayıda “Prof.” unvanlı insan var. Hatta öyle ki, profesörlerin birçoğu, Türkçeyi bile doğru dürüst konuşup yazamıyorlar. Böyle bir dönemde, İlber Hoca’nın Türkçeye ve yabancı dillere olan hakimiyeti gerçekten efsanevidir. İlber Hocanın, çok iyi seviyede Latince, AlmancaRusçaİngilizceFransızcaİtalyanca ve Farsça bildiği, onu tanıyan herkes tarafından bilinirdi; yani, tüm bu dilleri akıcı bir şekilde konuşur, okur ve yazardı. Ayrıca, “Latinceyi bilmeden”, Avrupa dillerinin, işe yarar düzeyde öğrenilemeyeceğini söylerdi. Bunların dışında, “basit konuşma” düzeyinde bildiği dillerin sayısını, 35 yılı aşkın dostluğumuz süresinde ben öğrenemedim. Bazen, öyle hararetli telefon konuşmalarına tanık olmuşluğum vardır ki, ne söylediğini anlamak bir yana, konuştuğu dilin hangi dil olduğunu bile anlayamazdım; yani, hiçbir şekilde aşina bile olmadığım bazı dillerde telefon konuşmalarına tanık oluyordum.

 

İRAN’IN İSTANBUL BAŞKONSOLOSU İLE İNGİLİZCE-FARSÇA DİYALOG

01 Aralık 2009 tarihinde (kendisi Topkapı Sarayı Müze Başkanı’ydı), Topkapı Sarayı’nda, “On Bin Yıllık İran Medeniyeti ve İki Bin Yıllık Ortak Miras” adıyla bir sergi açıldı. Bu serginin hazırlıklarının sürdüğü bir akşam, Topkapı Sarayı’nda birlikteydik; sergiyle ilgili görüşmek üzere, İran’ın İstanbul Başkonsolosunu bekliyordu. Başkonsolosla görüşmesinden sonra da akşam yemeğine gitmeyi planlamıştık.

Akşamın biraz ilerleyen bir saatinde Başkonsolos geldi, birlikte, Topkapı Sarayı’nın serginin yapılacağı bölümüne doğru yürümeye başladık. İlber Hoca Başkonsolos ile, fevkalade fasih bir Farsça konuşurken, Başkonsolos ona, zayıf bir İngilizce ile mukabele ediyordu. Konuşmaları, bu şekilde bir 10 dakika kadar devam etti ve hoca Başkonsolos beye İngilizce, “Özür dilerim efendim, siz Farsça konuşamıyor musunuz? (Excuse me sir, can't you speak Persian?)” diye sordu. Adam durakladı ve “Elbette konuşuyorum, ben Acem asıllıyım. (Yes of course I do, I’m of Persian origin.)” şeklinde, yine İngilizce cevap verdi. Hocanın sesi biraz sertleşti ve hafif bir istihza ile, “Peki, benim konuştuğum Farsçayı anlayamıyor musun? (So, you can’t understand the Persian I’m speaking?)” dedi? Başkonsolos bu sefer Farsça, “Bilakis efendim, sizin bu konuştuğunuz düzeyde Farsça konuşan biri, İran’da bile zor bulunur.(**)” şeklinde bir cevap verdi. Bu diyalogdan sonra Başkonsolos özür diledi ve konuşmaları Farsça olarak devam etti. Sonra, ben Başkonsolosa bu konuyu sorduğumda, Türkiye ile İran arasındaki “ortak diplomasi dili”nin İngilizce olduğunu, o nedenle hocayla olan konuşmasını İngilizce sürdürmeye çalıştığını söyledi.

 

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNLARI, “CEHALET VE İHANET”TİR!

Dünyada meydana gelen ve Türkiye’yi (doğrudan ya da dolaylı olarak) bir şekilde ilgilendirebilecek aktüel gelişmeleri ve bu gelişmeler arasındaki ilişkileri son derece iyi bilir ve takip ederdi. Hani, “New York’ta uçan bir kelebeğin kanadını çırpması, Pekin’de fırtınaya neden olur.” diye bir söz vardır (bu arada, New York-Pekin arasındaki uçuş mesafesi yaklaşık 11 bin km’dir); İlber hoca, işte o kelebeklerin, ne zaman ve nasıl kanat çırpacaklarını ve nerelerde ne gibi fırtınalara sebep olacaklarını/olduklarını çok iyi bilirdi.

Türkiye’nin, gerek tarihi, gerek kültürü ve inanç yapısı ile jeopolitik konumunun siyasi ve dış politika gereklerini (zorunluluklarını) çok iyi bilir ve halkın kolayca anlayabileceği üslupla televizyonlarda ve internetteki sosyal medya mecralarında anlatırdı. Yıllardır en çok, ülkemize hakim olan yaygın cehaletten ve vatan hainlerinin çokluğundan yakınır, toplumsal yaygın cehalet ve hainler meseleleri halledilmeden, geleceğe dair olumlu hayaller kuramayacağımızı ifade ederdi. Cahil olduklarının farkında olanlarla neredeyse hiç sorunu yoktu; ama, cahil oldukları halde ahkam kesmeye kalkanlara (hele bunlar bir de iki ayaklı troller olarak organize iseler) tahammül edemez, anında paylardı.

Uzun yıllardır, eğitim sistemimizi şiddetle eleştirir; eğitimde, milli bilinç ve evrensel ahlakın öncelikli olması gerektiğini anlatırdı. Millî bilinçle ve evrensel ahlakla donatılmamış olan insanların, bilimde, teknolojide ve meslekî alanlarda başarılı olmalarının, ülkemize hiçbir yararının olmayacağı gibi; aksine, öngörülmesi ve hesaplanması neredeyse imkansız olan irili-ufaklı riskler doğuracağını düşünür, devlet yönetiminde bulunan siyasilere ve bürokratlara tavsiyelerde bulunurdu.

 

“EMPERYALİZM VE SÖMÜRÜ”, YERYÜZÜNDEKİ EN BÜYÜK İNSANLIK SUÇLARIDIR!

1974 yılından, geçen yıla kadar sürdürdüğü kitap yazma ve yayınlama çalışmalarının yanı sıra, son 20 yıla yakın bir süredir (hem de, son birkaç yıldır sağlığı pek müsait olmadığı halde), halka yönelik konferanslara büyük önem veriyordu. Tarihimizi tüm ayrıntılarına kadar bilmeden ve Türk tarihinin dünya tarihindeki yerini ve etkilerini düşünmeden, geleceğe dair hiçbir konuda millî stratejilerin oluşturulamayacağını, aydınların ve devlet yönetimine talip siyasetçilerin çok iyi anlamaları gerektiğini söylerdi.

Emperyalizmin, yeryüzündeki en büyük “insanlık suçu” olduğunu dile getiren İlber hoca, her türlü emperyalist düşüncenin ve faaliyetin karşısında, en küçük bir taviz vermez, şiddetle karşı çıkardı. Bir keresinde, insanların verimliliklerini arttırmada oldukça başarılı olan kapitalizmin, maalesef kötü insanların elinde emperyalizmi güçlendirdiği konusunda hayli güzel bir sohbetimiz olmuştu. Gerek dünyada ve gerekse ülkemizde iş insanları arasında son derece yaygın olan “insan emeğini sömürme” ve “servet biriktirme” histerisinden nefret ederdi. Müteşebbislerin hedeflemeleri gereken kârların bir sınırının olması gerektiğini düşünür; müteşebbis kârlarının da, yıllık ortalama nüfus artışına uygun yeni yatırım ve istihdam alanları yaratma amacına yönelik olmasının, çok daha doğru olacağını ifade ederdi.

 

BANDIRMA-AYVALIK (CUNDA) YOLCULUKLARIMIZ

Onunla en uzun ve en özel sohbetlerimiz, Bandırma ile Ayvalık-Cunda adası arasındaki otomobil yolculuklarımızda olurdu. İstanbul’dan Cunda’daki yazlığına gitmeye karar verdiğinde beni arar, ben de onu (gemiden indiğinde) Bandırma’dan aracımla alır, birlikte yolculuk yapardık. O sohbetlerden öğrendiklerime, hiçbir şekilde paha biçilemez. Bu konuda kendisine olan vefa borcumu ödeyemem; benim, o kadar büyük bir gücüm ve imkanım olmadı maalesef.

Balıkesir’e çok özel bir ilgisi vardı. Nitekim, son 20 yıl içinde İlber Hoca, halka ve üniversite öğrencilerine yönelik konferanslar için, belediyelerin davetleri ile Balıkesir’e tam 8 kez gelmiştir. Balıkesir’de (Toplu Taşıma Merkezi’nin oradaki) en çok Mega Yıldız lokantasının yemeklerini severdi. Geçen hafta kaybettiğimiz rahmetli Sinan Ergüven, İlber Hoca gibi değerli misafirler konusunda, Balıkesir adına çok büyük alicenaplıklar göstermiştir. Cenab-ı Allah ondan razı olsun.

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber’in, “Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.” şeklinde bir hadis-i şerîfi vardır. İşte, merhum Prof.Dr. İlber Ortaylı’nın ebedî âleme irtihalini de, bu anlayışla değerlendirmek gerekiyor. Halkımız üzerinde görülmemiş düzeyde etkileri ve ülkemizin medar-ı iftiharlarından biri olan İlber Hoca’nın kaybı, Türk Milleti için topyekun millî bir üzüntüye yol açmıştır.

Ruhu şad, mekanı cennet-i âlâ olsun inşallah…

___________

(*) https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0lber_Ortayl%C4%B1

 

--------------------

16 Mart 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.