Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

“BİREY” OLAMAMIŞ, “BİREYSEL DAVRANAN” BENCİLLER TOPLUMU!

Bizde “birey olmak”, batılı toplumlara göre oldukça yeni bir kavramdır. “Birey olmak”, kişinin gelişmesini ve olgunlaşmasını gerektirir. Kavram bizde yeni olduğu için, bu “bireyselleşmek” haline döndü. Bireyselleşmek için kişisel gelişime ve olgunlaşmaya gerek yoktur; sadece biraz kurnazlık ve imkan yeterlidir. Gerisi, içi boş bir “ego” ve ihtiras dolu bir “bencillik”tir. Buna bir de “sorumsuzluk” eklerseniz, en genel ve kapsayıcı anlamıyla, günümüzün geri kalmış ülke insanlarının çoğunluk profilini elde etmiş olursunuz. Bu tür bireylerin, herhangi bir şekilde diğer insanlar için fayda üretmeye yarayacak bilgilere ve becerilere sahip olmaları gerekmez. Zekâlarını ve akıllarını kişisel çıkarlarını maksimize etmek için kullanmak, bu karakterlerin en önemli özelliğidir. Dolayısı ile, adalet, vicdan, onur, ahlak vb. gibi evrensel değerleri, ancak ve sadece kendilerine kişisel çıkar sağlamak için kullanırlar. Bunlar toplumsal ilişkilerinde tamamen kişisel çıkar ölçüleriyle davrandıklarından, herhangi bir şekilde çıkarlarının olmadığı hususlarda son derece duyarsızdırlar. Dolayısı ile de, bu tür kişilerden oluşan toplumlarda, hiçbir zaman ulusal (ve evrensel) çıkarlarla ilgili “ortak irade” ortaya çıkmaz. Büyük çoğunlukları “birey” olmuş insanlardan oluşan batılı ülkelerde (kişisel çıkarlara hizmet eden örgütlenmeler olsa da), başta siyasi partiler olmak üzere, kamuoyunun yaygın destek verdiği örgütlenmeler öncelikle, o ülkelerin millî-toplumsal çıkarlarına ve evrensel değerlere odaklanmışlardır. Böyle olunca da, millî çıkar (ya da evrensel değer) anlamında herhangi bir sorun ortaya çıktığında, hızla ortak tepkiler görülür. Nitekim, Gazze ve İran’a yönelik saldırılarla ilgili olarak, sözde İslam ülkelerinin kamuoylarında hiçbir ortak tepki ortaya çıkmazken, batılı ülkelerin pek çoğunda, etkileyici tepkiler ortaya çıkmaktadır. Kısacası, gelişmiş toplumlarda insanlar için “birey olmak” son derece önemli ve öncelikli olup, çok emek ve bilgi-birikim gerektiren bir iştir. Geri kalmış toplumlarda ise “bireysel olan”ların meydana getirdiği toplumsal çoğunluk, kişisel çıkarlarının peşinde koşan insanlardır.   KAMU YATIRIM KARARLARI NEDEN VE NASIL ALINIYOR? İnsanların bireyselleştikleri toplumlarda, tüm ilişkiler kişisel çıkar esasına dayandığından, bu gibi toplumlarda, başta siyaset olmak üzere, meslekî ve kültürel tüm örgütlenmeler de, sadece “mensuplarına kişisel çıkar sağlama” amacı ile ortaya çıkar. Örgütlenerek kendilerine sağladıkları çıkarların tek bir hedefi vardır, o da en başta devlet olmak üzere, kamu kaynaklarıdır. Dolayısı ile bu gibi ülkelerdeki örgütlenmeler, kamu kaynaklarını birlikte yağmalamak için ortaya çıkar. Elbette bunu yaparken, basit bir hırsızın ya da eşkıyanın yaptığı gibi, kaynakları alenen yağmalamazlar; daima, her yağma için halkı ayakta uyutacak birtakım örtüleri vardır. Örneğin, bir bölgede otoyol ihtiyacı olduğunu ortaya atarlar. Elbette, otoyolun yapılacağı bölgelerde yaşayanlar, bu fikri benimseyecekler ve destekleyeceklerdir ki, bunun aksi düşünülemez! Böylece, yönetimdeki siyasi kadrolar, bahse konu otoyol yapımı için gerekli olan yasal kararı alırlar. Arkasından fizibilite ve proje çalışmaları ve nihayet ihale süreci başlar. İşte bu sürecin her safhasında, o işle doğrudan ilgili olanların kişisel çıkarlarına göre maliyetler belirlenir. Böylece, otoyolun gerçek maliyetlerinin çok üzerinde bir bütçe ortaya çıkarılır ve otoyol yapım kararını alan siyasi iradeye sunulur. O makam, sunulan bütçede kendilerine ayrılan payı eğer yeterli bulursa, proje onaylanır ve uygun bir müteahhide ihale edilir. Bölge halkı da (kahır ekseriyeti o yolu ömürlerinde tek bir kez olsun kullanmayacakları halde) otoyolun yapımından dolayı büyük bir memnuniyet duyar. İşte, kamu kaynaklarının en genel ve en basit yağmalanma usulü budur.   KAMU KAYNAKLARININ YANDAŞLARA AKTARILMASI Tabii, bir de “özelleştirme” adı altında kamu üretim tesislerini ve madenleri kendi çıkar ortakları olan kişilere doğrudan satma yöntemi vardır. Bu tür satışlarda da, resmi satış işlemleri, satılan tesislerin ve madenlerin gerçek değerlerinin çok altında değerler üzerinden yapılır. Resmi satış bedeli ile, gerçek değer arasındaki fark ise satın alanlar tarafından, satışta yetkilerini kullanan kişilere nakden (örneğin ayakkabı kutularında) teslim edilir. Bu tür işlemler, devlet gücünü kullananlar tarafından, şahıslara ait taşınmazlara yönelik olarak da kullanılır. Hedeflenen şahısların taşınmazlarına bir şekilde yasal gerekçeler üretilerek devlet adına el konulur ve uygun bir zaman sonra da, o taşınmaz, uygun gördükleri birine (tabii bu işe eli bulaşan herkes için belirlenen paylar dağıtıldıktan sonra) devredilir. Türkiye’de, bu tür uygulamaların örnekleri maalesef sayılamayacak kadar çoktur. Tabii bu arada, AK Parti döneminde orman yangınlarındaki akıl almaz artışın da üzerinde durmak gerekiyor. Nitekim, yüksek rant imkanı bulunan bölgelerde yakın geçmişte yakılan ormanların yerlerinde bugün (Ayvalık Şeytan Sofrası tepesinin karşısındaki yamaçlarda olduğu gibi), ultra lüks tatil siteleri ve otellerin yükselmekte olduğunu da hatırlatmalıyız Eskiden bu tür bir işlem yapıldığında, kamuoyunda etkili tepkiler oluşur, bu işlere teşebbüs edenlerin analarından emdikleri süt burunlarından getirilirdi. Şimdi ise, ilgili makamlarda yer alanlar sadece, kendi payları verilmediği için benzer soygun işlerini yapanlara müdahale ediyorlar; onları gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar, güya yargılıyorlar filan… Bu haliyle Türkiye, tam anlamıyla otuz iki kısım tekmili birden, komedyalar kumpanyası gibidir. Son 15 yılı aşkın bir süredir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olduğu gibi, sayısız örneklerini gördüğümüz, ibretle ve hayretle izlediğimiz muhalif belediyelere yönelik sözde yargı operasyonlarına karşın, iktidar belediyelerine dokunulmuyor… Görünen manzaraya bakılırsa, ülkemizde, sadece muhalefet belediyelerinde yolsuzluklar yapılmaktadır; iktidar belediyeleri ise sütten çıkmış ak kaşık gibi ve hatta zemzemle kırklanmışlar gibi tertemizdirler. Böyle bir şeye inanmak mümkün mü peki? Elbette değil! Öyleyse???   KAMU İŞLERİNDEN KİŞİSEL (HAKSIZ) PAY ALMA DÖNEMİ Aslında mesele çok basit; muhalefet belediyeleri, yaptıkları işler üzerinden elde ettikleri gayrimeşru payları, müteselsilen iktidardaki üst makamlarla değil, kendi parti hiyerarşileri içinde paylaşıyorlar. İktidar için, elbette bu kabul edilemez bir durumdur; çünkü, ülke onların babalarının çiftliği, devlet ise adeta kendi şirketleri konumundadır. Dolayısı ile, babalarının çiftliğinde muhalefet belediyeleri tarafından yapılan işlerden, kendi şirketlerine pay verilmemesi, kabul edilebilecek bir iş değildir. Kamu hizmeti” örtüsü altında, asla meşru olamayacak yöntemlerle para aşırıp kendilerine pay vermeyen muhalefet belediyelerine yönelik, yaygın polis ve yargı süreçleri yaşanırken, kokuları ayyuka çıktığı halde, iktidar belediyelerine yönelik (bir-iki istisna dışında) kılını kıpırdatan yok! Muhalif belediyelerin en büyük taksiratları (meşru ya da gayrimeşru), bir şekilde zimmetlerine geçirdikleri paralardan, iktidardaki çeteye pay vermiyor olmalarıdır. Yüzyıllardır “devletten vergi kaçırma” kültüründen gelen bu toplumun, insanların bireyselleşmeye başladıkları son 40-45 yıl içinde geldiği durum budur. Eskiden devletten vergi kaçırmak için şeytana pabucunu ters giydiren Türk insanı, şimdi, gayrimeşru kazanımlarını rakibine kaptırmamak (ve rakiplerinin kazanımlarından pay almak) için büyük çaba sarf ediyor. İşin en dikkat çekici yönü ise, kamuoyunda, kamu kaynaklarını yağmalayanlara karşı ortak bir tepkinin ortaya çıkmaması. Toplum kesimleri, kendi hırsızını cansiperane koruyup destek verirken, karşı tarafa yaygın bir şekilde saldırıyor. Böylece kamu kaynaklarının yağmalanması olaylarına karşı ülkede topyekun bir kamuoyu tepkisi ortaya çıkmıyor.   TURGUT ÖZAL: BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR. Tabii bu durum, kamu kaynaklarına musallat olan siyaset esnafı ile başta iş dünyası ve STK’lar olmak üzere, onların dümen suyunda vaziyet almış olan tüm diğer kesimler için bir sorun teşkil etmiyor! Topumun bu hale geldiği bir ülkede, en başta siyaset olmak üzere, devlet kurumlarının “halka ve ülkeye hizmet etmeleri” gibi bir durumdan söz edilemez. Sadece kendi egolarını ve kişisel çıkarlarını düşünmekte olan insanlardan oluşan toplumun içinden,  milli çıkarlara ve evrensel insani değerlere hizmet edecek siyasetçi de bürokrat da aydın da çıkmaz; istisna kabilinden birileri çıksa bile, bir şekilde (ve hatta kamuoyu desteği de alınarak) muhakkak etkisiz hâle getirilirler. Türkiye’de bu bireyselleşme ve kişisel çıkarlara odaklanma süreci, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonraki dönemde yaygınlaşmaya ve hız kazanmaya başladı. Öncesinde, kişisel çıkarlarına göre hareket edenler herkes tarafından kınanır ve kamuoyunda, haklarında hep olumsuz kanaatler ortaya çıkardı. Türkiye’de, insanların kişisel çıkarlarını her şeyin önünde ve üstünde görmelerini destekleyen ilk üst düzey siyasetçi Turgut Özal’dır. Hatta Özal, “Benim memurum işini bilir.” diyerek adeta, aldığı maaş karşılığında vermekte olduğu kamu hizmeti için vatandaştan rüşvet alan memurları savunmuştu. AK Parti döneminde ise bu anlayış, “Fakir, çalmasını bilmediği için fakirdir.” düzeyine yükseldi ve artık, kamu adına iş yapanların kahır ekseriyeti, devlet ve millet çıkarlarına hizmet etmeyi zerre umursamaz hale geldi. En başta din ve milli değerler ile devlet ve millet çıkarları, kamu kaynaklarını yağmalama operasyonlarında, halkı ayakta uyutma malzemeleri olarak büyük bir maharetle kullanılıyor.   DIŞARIDAN ALINAN BORÇLAR, ÜLKEMİZİN ÜRETİM KAPASİTESİNİ ARTIRMIYOR! Türkiye, 19. yüzyıl ortalarından sonra Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, bugün de akıl almaz bir hızla dışarıya borçlandırılıyor. Nasıl ki, Osmanlı Devleti aldığı dış borçları, ülkenin üretim kapasitesini yükseltmek için kullanmadı ise, bugün de AK Parti iktidarı, 2002 yılında 120 milyar dolar dış borçla aldığı Türkiye’nin dış borçlarını (resmi bilgilere göre, 4,3 kat artışla), 520 milyar doların (OECD’nin 2024 raporuna göre ise 10 kat artışla 1 trilyon 200 milyar dolar) üzerine çıkardı. Alınan dış borçların, ülkemizin üretim kapasitesini yükseltmek için kullanılmadığını, dış ticaret açığımızdaki açığın artış hızı net bir şekilde ortaya koyuyor. Türkiye’nin, 2002 yılı sonunda yaklaşık 15 milyar 751 milyon dolar olan dış ticaret açığı, yine resmî rakamlara göre 2025 sonunda 6 kat artarak, yaklaşık 93 milyar dolara yükselmiştir. OECD ve bağımsız kaynakların ise, Türkiye’nin dış ticaret açığı konusunda verdikleri rakamlar çok daha yüksektir. Halbuki, alınan dış borçlarla ülkemizin üretim kapasitesi artmış ve dış ticaret açığı da buna bağlı olarak azalmış olmalıydı. Türkiye’de siyaset kurumu ile başta meslek örgütleri ve sendikalar olmak üzere, tüm sivil toplum örgütlenmeleri de, özünde kişisel çıkarlara göre şekillendiğinden, millî çıkarlarımızı koruma amaçlı yeterli düzeyde toplumsal iradenin ortaya çıkması mümkün olmuyor. Tablo böyle olunca da, tüm örgütlenmeler, kamu kaynaklarını bireysel amaçla sömürmeye ve yağmalamaya devam ediyor. Dolayısı ile de bunlar, millî çıkarları ve evrensel değerleri de, halkı ayakta uyutmak için kullanıyorlar. Bireyselleşmiş, dolayısı ile kişisel çıkardan başka hiçbir derdi olmayan (egoist ve bencil) insanlardan meydana gelen geri kalmış toplumların, kişisel bilgi-birikim ve olgunlukları ile birey haline gelmiş insanların meydana getirdiği gelişmiş toplumlarla rekabet etmeleri imkansızdır. Meselenin özü budur.
Ekleme Tarihi: 06 Nisan 2026 -Pazartesi

“BİREY” OLAMAMIŞ, “BİREYSEL DAVRANAN” BENCİLLER TOPLUMU!

Bizde “birey olmak”, batılı toplumlara göre oldukça yeni bir kavramdır. “Birey olmak”, kişinin gelişmesini ve olgunlaşmasını gerektirir. Kavram bizde yeni olduğu için, bu “bireyselleşmek” haline döndü. Bireyselleşmek için kişisel gelişime ve olgunlaşmaya gerek yoktur; sadece biraz kurnazlık ve imkan yeterlidir. Gerisi, içi boş bir “ego” ve ihtiras dolu bir “bencillik”tir. Buna bir de “sorumsuzluk” eklerseniz, en genel ve kapsayıcı anlamıyla, günümüzün geri kalmış ülke insanlarının çoğunluk profilini elde etmiş olursunuz.

Bu tür bireylerin, herhangi bir şekilde diğer insanlar için fayda üretmeye yarayacak bilgilere ve becerilere sahip olmaları gerekmez. Zekâlarını ve akıllarını kişisel çıkarlarını maksimize etmek için kullanmak, bu karakterlerin en önemli özelliğidir. Dolayısı ile, adalet, vicdan, onur, ahlak vb. gibi evrensel değerleri, ancak ve sadece kendilerine kişisel çıkar sağlamak için kullanırlar. Bunlar toplumsal ilişkilerinde tamamen kişisel çıkar ölçüleriyle davrandıklarından, herhangi bir şekilde çıkarlarının olmadığı hususlarda son derece duyarsızdırlar. Dolayısı ile de, bu tür kişilerden oluşan toplumlarda, hiçbir zaman ulusal (ve evrensel) çıkarlarla ilgili “ortak irade” ortaya çıkmaz.

Büyük çoğunlukları “birey” olmuş insanlardan oluşan batılı ülkelerde (kişisel çıkarlara hizmet eden örgütlenmeler olsa da), başta siyasi partiler olmak üzere, kamuoyunun yaygın destek verdiği örgütlenmeler öncelikle, o ülkelerin millî-toplumsal çıkarlarına ve evrensel değerlere odaklanmışlardır. Böyle olunca da, millî çıkar (ya da evrensel değer) anlamında herhangi bir sorun ortaya çıktığında, hızla ortak tepkiler görülür. Nitekim, Gazze ve İran’a yönelik saldırılarla ilgili olarak, sözde İslam ülkelerinin kamuoylarında hiçbir ortak tepki ortaya çıkmazken, batılı ülkelerin pek çoğunda, etkileyici tepkiler ortaya çıkmaktadır. Kısacası, gelişmiş toplumlarda insanlar için “birey olmak” son derece önemli ve öncelikli olup, çok emek ve bilgi-birikim gerektiren bir iştir. Geri kalmış toplumlarda ise “bireysel olan”ların meydana getirdiği toplumsal çoğunluk, kişisel çıkarlarının peşinde koşan insanlardır.

 

KAMU YATIRIM KARARLARI NEDEN VE NASIL ALINIYOR?

İnsanların bireyselleştikleri toplumlarda, tüm ilişkiler kişisel çıkar esasına dayandığından, bu gibi toplumlarda, başta siyaset olmak üzere, meslekî ve kültürel tüm örgütlenmeler de, sadece “mensuplarına kişisel çıkar sağlama” amacı ile ortaya çıkar. Örgütlenerek kendilerine sağladıkları çıkarların tek bir hedefi vardır, o da en başta devlet olmak üzere, kamu kaynaklarıdır. Dolayısı ile bu gibi ülkelerdeki örgütlenmeler, kamu kaynaklarını birlikte yağmalamak için ortaya çıkar. Elbette bunu yaparken, basit bir hırsızın ya da eşkıyanın yaptığı gibi, kaynakları alenen yağmalamazlar; daima, her yağma için halkı ayakta uyutacak birtakım örtüleri vardır. Örneğin, bir bölgede otoyol ihtiyacı olduğunu ortaya atarlar. Elbette, otoyolun yapılacağı bölgelerde yaşayanlar, bu fikri benimseyecekler ve destekleyeceklerdir ki, bunun aksi düşünülemez!

Böylece, yönetimdeki siyasi kadrolar, bahse konu otoyol yapımı için gerekli olan yasal kararı alırlar. Arkasından fizibilite ve proje çalışmaları ve nihayet ihale süreci başlar. İşte bu sürecin her safhasında, o işle doğrudan ilgili olanların kişisel çıkarlarına göre maliyetler belirlenir. Böylece, otoyolun gerçek maliyetlerinin çok üzerinde bir bütçe ortaya çıkarılır ve otoyol yapım kararını alan siyasi iradeye sunulur. O makam, sunulan bütçede kendilerine ayrılan payı eğer yeterli bulursa, proje onaylanır ve uygun bir müteahhide ihale edilir. Bölge halkı da (kahır ekseriyeti o yolu ömürlerinde tek bir kez olsun kullanmayacakları halde) otoyolun yapımından dolayı büyük bir memnuniyet duyar. İşte, kamu kaynaklarının en genel ve en basit yağmalanma usulü budur.

 

KAMU KAYNAKLARININ YANDAŞLARA AKTARILMASI

Tabii, bir de “özelleştirme” adı altında kamu üretim tesislerini ve madenleri kendi çıkar ortakları olan kişilere doğrudan satma yöntemi vardır. Bu tür satışlarda da, resmi satış işlemleri, satılan tesislerin ve madenlerin gerçek değerlerinin çok altında değerler üzerinden yapılır. Resmi satış bedeli ile, gerçek değer arasındaki fark ise satın alanlar tarafından, satışta yetkilerini kullanan kişilere nakden (örneğin ayakkabı kutularında) teslim edilir. Bu tür işlemler, devlet gücünü kullananlar tarafından, şahıslara ait taşınmazlara yönelik olarak da kullanılır. Hedeflenen şahısların taşınmazlarına bir şekilde yasal gerekçeler üretilerek devlet adına el konulur ve uygun bir zaman sonra da, o taşınmaz, uygun gördükleri birine (tabii bu işe eli bulaşan herkes için belirlenen paylar dağıtıldıktan sonra) devredilir. Türkiye’de, bu tür uygulamaların örnekleri maalesef sayılamayacak kadar çoktur. Tabii bu arada, AK Parti döneminde orman yangınlarındaki akıl almaz artışın da üzerinde durmak gerekiyor. Nitekim, yüksek rant imkanı bulunan bölgelerde yakın geçmişte yakılan ormanların yerlerinde bugün (Ayvalık Şeytan Sofrası tepesinin karşısındaki yamaçlarda olduğu gibi), ultra lüks tatil siteleri ve otellerin yükselmekte olduğunu da hatırlatmalıyız

Eskiden bu tür bir işlem yapıldığında, kamuoyunda etkili tepkiler oluşur, bu işlere teşebbüs edenlerin analarından emdikleri süt burunlarından getirilirdi. Şimdi ise, ilgili makamlarda yer alanlar sadece, kendi payları verilmediği için benzer soygun işlerini yapanlara müdahale ediyorlar; onları gözaltına alıyorlar, tutukluyorlar, güya yargılıyorlar filan… Bu haliyle Türkiye, tam anlamıyla otuz iki kısım tekmili birden, komedyalar kumpanyası gibidir. Son 15 yılı aşkın bir süredir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olduğu gibi, sayısız örneklerini gördüğümüz, ibretle ve hayretle izlediğimiz muhalif belediyelere yönelik sözde yargı operasyonlarına karşın, iktidar belediyelerine dokunulmuyor… Görünen manzaraya bakılırsa, ülkemizde, sadece muhalefet belediyelerinde yolsuzluklar yapılmaktadır; iktidar belediyeleri ise sütten çıkmış ak kaşık gibi ve hatta zemzemle kırklanmışlar gibi tertemizdirler. Böyle bir şeye inanmak mümkün mü peki? Elbette değil! Öyleyse???

 

KAMU İŞLERİNDEN KİŞİSEL (HAKSIZ) PAY ALMA DÖNEMİ

Aslında mesele çok basit; muhalefet belediyeleri, yaptıkları işler üzerinden elde ettikleri gayrimeşru payları, müteselsilen iktidardaki üst makamlarla değil, kendi parti hiyerarşileri içinde paylaşıyorlar. İktidar için, elbette bu kabul edilemez bir durumdur; çünkü, ülke onların babalarının çiftliği, devlet ise adeta kendi şirketleri konumundadır. Dolayısı ile, babalarının çiftliğinde muhalefet belediyeleri tarafından yapılan işlerden, kendi şirketlerine pay verilmemesi, kabul edilebilecek bir iş değildir. Kamu hizmeti” örtüsü altında, asla meşru olamayacak yöntemlerle para aşırıp kendilerine pay vermeyen muhalefet belediyelerine yönelik, yaygın polis ve yargı süreçleri yaşanırken, kokuları ayyuka çıktığı halde, iktidar belediyelerine yönelik (bir-iki istisna dışında) kılını kıpırdatan yok!

Muhalif belediyelerin en büyük taksiratları (meşru ya da gayrimeşru), bir şekilde zimmetlerine geçirdikleri paralardan, iktidardaki çeteye pay vermiyor olmalarıdır. Yüzyıllardır “devletten vergi kaçırma” kültüründen gelen bu toplumun, insanların bireyselleşmeye başladıkları son 40-45 yıl içinde geldiği durum budur. Eskiden devletten vergi kaçırmak için şeytana pabucunu ters giydiren Türk insanı, şimdi, gayrimeşru kazanımlarını rakibine kaptırmamak (ve rakiplerinin kazanımlarından pay almak) için büyük çaba sarf ediyor. İşin en dikkat çekici yönü ise, kamuoyunda, kamu kaynaklarını yağmalayanlara karşı ortak bir tepkinin ortaya çıkmaması. Toplum kesimleri, kendi hırsızını cansiperane koruyup destek verirken, karşı tarafa yaygın bir şekilde saldırıyor. Böylece kamu kaynaklarının yağmalanması olaylarına karşı ülkede topyekun bir kamuoyu tepkisi ortaya çıkmıyor.

 

TURGUT ÖZAL: BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR.

Tabii bu durum, kamu kaynaklarına musallat olan siyaset esnafı ile başta iş dünyası ve STK’lar olmak üzere, onların dümen suyunda vaziyet almış olan tüm diğer kesimler için bir sorun teşkil etmiyor! Topumun bu hale geldiği bir ülkede, en başta siyaset olmak üzere, devlet kurumlarının “halka ve ülkeye hizmet etmeleri” gibi bir durumdan söz edilemez. Sadece kendi egolarını ve kişisel çıkarlarını düşünmekte olan insanlardan oluşan toplumun içinden,  milli çıkarlara ve evrensel insani değerlere hizmet edecek siyasetçi de bürokrat da aydın da çıkmaz; istisna kabilinden birileri çıksa bile, bir şekilde (ve hatta kamuoyu desteği de alınarak) muhakkak etkisiz hâle getirilirler.

Türkiye’de bu bireyselleşme ve kişisel çıkarlara odaklanma süreci, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonraki dönemde yaygınlaşmaya ve hız kazanmaya başladı. Öncesinde, kişisel çıkarlarına göre hareket edenler herkes tarafından kınanır ve kamuoyunda, haklarında hep olumsuz kanaatler ortaya çıkardı. Türkiye’de, insanların kişisel çıkarlarını her şeyin önünde ve üstünde görmelerini destekleyen ilk üst düzey siyasetçi Turgut Özal’dır. Hatta Özal, “Benim memurum işini bilir.” diyerek adeta, aldığı maaş karşılığında vermekte olduğu kamu hizmeti için vatandaştan rüşvet alan memurları savunmuştu. AK Parti döneminde ise bu anlayış, “Fakir, çalmasını bilmediği için fakirdir.” düzeyine yükseldi ve artık, kamu adına iş yapanların kahır ekseriyeti, devlet ve millet çıkarlarına hizmet etmeyi zerre umursamaz hale geldi. En başta din ve milli değerler ile devlet ve millet çıkarları, kamu kaynaklarını yağmalama operasyonlarında, halkı ayakta uyutma malzemeleri olarak büyük bir maharetle kullanılıyor.

 

DIŞARIDAN ALINAN BORÇLAR, ÜLKEMİZİN ÜRETİM KAPASİTESİNİ ARTIRMIYOR!

Türkiye, 19. yüzyıl ortalarından sonra Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, bugün de akıl almaz bir hızla dışarıya borçlandırılıyor. Nasıl ki, Osmanlı Devleti aldığı dış borçları, ülkenin üretim kapasitesini yükseltmek için kullanmadı ise, bugün de AK Parti iktidarı, 2002 yılında 120 milyar dolar dış borçla aldığı Türkiye’nin dış borçlarını (resmi bilgilere göre, 4,3 kat artışla), 520 milyar doların (OECD’nin 2024 raporuna göre ise 10 kat artışla 1 trilyon 200 milyar dolar) üzerine çıkardı. Alınan dış borçların, ülkemizin üretim kapasitesini yükseltmek için kullanılmadığını, dış ticaret açığımızdaki açığın artış hızı net bir şekilde ortaya koyuyor. Türkiye’nin, 2002 yılı sonunda yaklaşık 15 milyar 751 milyon dolar olan dış ticaret açığı, yine resmî rakamlara göre 2025 sonunda 6 kat artarak, yaklaşık 93 milyar dolara yükselmiştir. OECD ve bağımsız kaynakların ise, Türkiye’nin dış ticaret açığı konusunda verdikleri rakamlar çok daha yüksektir. Halbuki, alınan dış borçlarla ülkemizin üretim kapasitesi artmış ve dış ticaret açığı da buna bağlı olarak azalmış olmalıydı.

Türkiye’de siyaset kurumu ile başta meslek örgütleri ve sendikalar olmak üzere, tüm sivil toplum örgütlenmeleri de, özünde kişisel çıkarlara göre şekillendiğinden, millî çıkarlarımızı koruma amaçlı yeterli düzeyde toplumsal iradenin ortaya çıkması mümkün olmuyor. Tablo böyle olunca da, tüm örgütlenmeler, kamu kaynaklarını bireysel amaçla sömürmeye ve yağmalamaya devam ediyor. Dolayısı ile de bunlar, millî çıkarları ve evrensel değerleri de, halkı ayakta uyutmak için kullanıyorlar.

Bireyselleşmiş, dolayısı ile kişisel çıkardan başka hiçbir derdi olmayan (egoist ve bencil) insanlardan meydana gelen geri kalmış toplumların, kişisel bilgi-birikim ve olgunlukları ile birey haline gelmiş insanların meydana getirdiği gelişmiş toplumlarla rekabet etmeleri imkansızdır.

Meselenin özü budur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.