2002 yılında, rotası ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında yolculuk programı yeni baştan belirlenen Türk siyaset treni, 2014’te gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimi ile tamamen yasal zeminden ve rayından çıkmış, 12 yıldır belirsiz bir istikamette yoluna devam ediyor. Yürürlükteki Anayasamızın 101. maddesinde belirtilen eğitim şartını karşılamadığına dair tartışmalar çoktan bitmiş ve artık,“lisans diplomasının olmadığı” kesinleşmiş olan bir kişinin, siyasi muhalefet tarafından, hâlâ “cumhurbaşkanı” olarak muhatap alınıyor olması, mevcut hukuk sisteminde izah edilebilecek bir durum değildir. Devletimiz için son derece hayati önemi olan böyle bir meselede, üniversitelerimizin ve bilhassa da Hukuk Fakültelerinin böylesine sessiz kalmaları ise, üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer vahim durumdur.
Trenin rayından çıkmış olması ile zerre ilgilenmeyen siyasiler, vagon ve kompartımanlarda yer kavgası yapan aymazlar gibi, iktidar tarafından köpürtülerek servis edilen ve sürekli değiştirilen yapay gündem konuları üzerinde, saçma sapan demagojilerle birbirleri ile kayıkçı kavgalarını sürdürüyorlar. Yurtta ve dünyada gerçekte nelerin olup-bittiğinden, zamanında, doğru ve yeterli bilgi sahibi olamayan toplumda da, sağlıklı bir kamuoyu ortaya çıkmıyor! Nitekim Türkiye’de çeyrek yüzyıldır, hiçbir konuda yeterince güçlü ve sağlıklı bir kamuoyu etkisi ortaya çıkmamıştır. Çünkü, büyük çoğunluğu iktidar yandaşı, birkaçı da güya muhalefet görünümünde; ancak, tamamı iktidarın kontrolü altında olan sözde medya organları (TV kanalları ve gazeteler) ile trol ordularının (bazı küçük istisnalar dışında, güya muhalif görünümde olanlar da dahil) istilası altındaki sosyal medya mecralarında oluşturulan ve sürekli içeriği değiştirilen sanal gündemlerle ilgili yoğun dezenformasyon bombardımanına maruz bulunan insanlar, hiçbir konuda sağlıklı düşünemediklerinden dolayı etkili olabilecek düzeyde kamuoyu ortaya çıkamıyor. Bu durumun doğal sonucu ise, ardı ardına yaşanan devasa skandallar karşısında bile, halkın topyekun olarak adeta uyku halinde olmasıdır.
24 YILDA, DIŞ BORÇLAR 4,3 KAT, GSMH İSE 1,5 KAT ARTTI
2002 yılında, ABD-İngiltere-İsrail bloku adına Graham E. Fuller, Paul Henze, Michael Rubin, Morton Abramowitz vb. gibi isimlerden oluşan “siyasi operasyon ekibi”nin, Türkiye’deki görevlerini büyük bir başarı ile yapmış olduklarını kabul etmek gerekiyor. Bu ekibin AK Parti’nin kuruluş sürecinde yaptıkları çalışmalar, görüşmeler ve toplantılar ile, yayınladıkları kitaplarda, yıllardır TV yayınlarında ve sosyal medya mecralarında defalarca dile getirilmiştir(*). Hatta bu çalışmalarla ilgili olarak, başta Abdurrahman Dilipak ve Metin Külünk olmak üzere, AK Parti çevrelerinden pek çok kişi, TV canlı yayınlarında ve sosyal medya paylaşımlarında, akıl almayacak derecede açık bir şekilde itiraflarda bulunmuşlardır. Tüm bunlara rağmen, başta siyasiler olmak üzere, ülkemizdeki sözde muhalif kesimlerden, kayda değer düzeylerde etkili çıkışlar olmamıştır. Tüm bu gidişatın, halihazırda net olarak görülebilen (ama arka plandaki sonuçları henüz bilinemeyen) sonuçları, son derece endişe vericidir.
2002 yılında, AK Parti iktidara getirildiğinde, Türkiye’nin dış borcu, sadece 130 milyar Dolardır. Bugün ise (resmi rakamlara göre) dış borç toplamı 565 milyar Doları bulmuştur; ancak, OECD ve Dünya Bankası gibi bazı uluslararası kuruluşlar, yayınladıkları yıllık raporlarda, Türkiye’nin dış borç toplamının, bu rakamın birkaç katı olduğuna dair, çok farklı rakamlardan bahsetmektedir. Son 24 yıllık süre içinde dış borcu yaklaşık 4,3 kat artan ülkemizin, aynı dönemdeki yıllık Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) artışı (2002’de 238 milyar Dolar, 2025’te 371 milyar dolar), sadece 1,5 kat olmuştur. Uluslararası finans çevrelerinin pek itibar etmedikleri, resmi rakamlarla ifade edilen mevcut tabloya bakıldığında dahi, Türkiye’nin, aldığı dış borçların yıllık faizlerini ödeyebilme imkanı yoktur. Bunun böyle olduğunu, üniversitelerin birinci sınıflarında okuyan ekonomi öğrencileri bile gayet iyi bilirler. Bu durumda Türkiye’nin sürekli borçlanmaktan başka çıkar yolu görünmüyor ki, böyle bir politika sürdürülebilir olmadığından, her geçen gün vahamet artmaktadır.
DIŞ BORÇLAR, HEM İÇ VE HEM DE DIŞ POLİTİKADA, BELİRLEYİCİ ANA ETKENDİR
2025 yılı sonu itibarı ile resmi olarak açıklanan dış borç toplamına, müşteri garantili “yap-işlet” projelerine yatırım yapan yandaş şirketlere “döviz cinsinden yapılacak” yıllık ödemeler dahil değildir. Dünyadaki benzer ve emsal projelere kıyasla birkaç mislini aşan maliyetlerle devlete fatura edilen bu yatırımların, ülkemizin ihtiyaçları bakımından ne derece önemli ve/veya öncelikli oldukları ise son derece tartışmalıdır. Ne var ki, bu korkunç tablo üzerinden halkı bilgilendirecek ve bilinçlendirecek (maalesef, kimsenin dikkate almak istemediği birkaç istisna dışında), siyasi ve yeterli sayıda entelektüel kadrolar yoktur. Şu anda Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durumun, Osmanlı Devleti’nin 1800’lü yılların ortalarından itibaren içine düştüğü ve ülkeyi yıkılışa götüren ekonomik çıkmazdan farkı yoktur.
Osmanlı Devleti, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, ordunun ihtiyacı olan buğdayı satın alabilmek için, Rotschild’lerden aldığı “ilk dış borcun” yarısını bile ödeyemeden, tekrar borç almaya devam etmiş ve bu “devamlı dışarıdan borç alma süreci” 1909 yılına kadar devam etmiştir. Neticede, 1914-1918 yılları arasında cereyan eden I. Dünya Savaşı’ndan bir yıl sonra 1919’da başlayan ve 09 Eylül 1922 tarihinde Yunan ordusunun İzmir’de denize dökülmesi ile sona eren İstiklal Harbi’nden sonra, 24 Kasım 1922 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde toplananBarış Konferansı’nda, Osmanlı Devleti’nin borçları, Ankara Hükümetinin önüne konmuştur. Lozan Barış Konferansı, “kapitülasyonlar ve Osmanlı Devleti’nin borçları” nedeniyle 04 Şubat-23 Nisan 1923 tarihleri arasında kesintiye uğramış ve 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşmasıile tamamlanmıştır.
DIŞARIYA AŞIRI DERECEDE BORÇLANAN DEVLETLER, KENDİ BAŞLARINA POLİTİKA BELİRLEYEMEZLER!
Lozan Antlaşması’na göre, Osmanlı Devleti borçlarının(%67’si), bugünkü parayla yaklaşık 500 milyar Dolarlık kısmının, Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödenmesine karar verilmiştir(**). 1912’de meydana gelen I. Balkan Savaşı’ndan itibaren, tam 10 yıl süreyle aralıksız olarak, II. Balkan Savaşı, I.Dünya Savaşı (7 ayrı cephede) ve İstiklal Harbi gibi devasa savaşlarla yıpranmış ve perişan olmuş Türk Milleti, yeni kurulan Cumhuriyet yönetiminde bu borçları, 1951 yılına kadar (28 yılda) ödemiştir. Ne var ki Türkiye, 1950 yılından itibaren, ağırlıklı olarak ABD’ye olmak üzere, hızlı bir borçlanma sürecine sokulmuş ve 8 yıl sonra da borç taksitlerini ödeyemez ve yeni borç bulamaz hale düşerek, 1958 yılında (tıpkı, 1876’da Osmanlı Devleti’nin yaptığı gibi) “moratoryum” ilan etmek zorunda kalmıştır. 1960 Askeri Darbesi’nden sonra, ekonomisi ve dış borçları yeniden yapılandırılan Türkiye’nin, 1983 yılı sonunda toplam dış borcu, sadece18,3 milyar Dolardı. 1983-Kasım başında iktidara gelen Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) Hükümetleri tarafından, “ekonomiyi dışarıya açma” söylemi adı altında Türkiye, “dışarıdan borç almaya dayalı” bir ekonomi anlayışı ile yeni bir hızlı borçlanma sürecine daha sokulmuştur. Böylece, 2002 yılına gelindiğinde (19 yıl içinde), Türkiye’nin dış borç toplamı, 7,4 kat artarak, 136 milyar Dolara çıkarılmıştır.
Ekonomisi sürekli dış borç almaya dayanan devletlerin, dış politikada hiçbir etkinliklerinin olamayacağı bilinmeyen bir durum değildir. Bu durumdan sadece, dünyanın en büyük ekonomisine sahip ve Doların, dünya devletlerinin kahir ekseriyetinin ulusal paraları için “rezerv para birimi(1944 Bretton Woods Anlaşması)” olması nedeniyle ABD muaf görünüyor.
Türkiye’nin, oldukça uzun bir zamandan bu yana, dış politikada yaşamakta olduğu sorunların temelinde, dış borç taksitlerini ödeyebilecek düzeyde yurtiçi üretimini (dolayısı ile ihracatını) arttıramaması yatmaktadır. Son 12 yıldır yasal meşruiyeti tartışmalı olan AK Parti iktidarının, dışarıdan borç alarak, iç piyasada para bolluğu sağlayarak kendi seçmenini konsolide etme anlayışına dayalı politikalarının, hiçbir şekilde sürdürülebilirliğinin olamayacağı son derece açıktır. Bu gidişin sonunun nerelere varabileceğine dair, tarihimizdeki en son örnek, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı ve hazin sonudur.
Başta Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığındaki yasal meşruiyet sorunu olmak üzere, yukarıda işaret etmeye çalıştığımız tüm bu önemli ve öncelikli meseleler adeta yokmuş gibi farz edilerek, devlet ve millet meselelerinde bu iktidarı muhatap almaya ve gündelik mevzularda demagojiden öteye hiçbir şey yapma devam eden bir siyasi muhalefetin gerçekliği düşünülemez. Gerek meclisteki siyasi muhalefet ve gerekse aynı paraleldeki (medya, STK’lar vb. gibi)toplumsal muhalefet, konumu yasal meşruiyet bakımından sorunlu olan bir siyasi kadroyu muhatap almakla, hukuka rağmen iktidarının halk nezdinde meşru kabul edilmesine katkı sağlamaktadırlar.
OSMANLI’DAN SONRA, ŞİMDİ DE TC KAPİTÜLASYONLARI
Bu durumda, devletin, ülkenin ve halkın çıkarları korunamaz! Bunun en bariz örnekleri, yabancılara toprak satışları, dış borçların hızlı artışı, cumhuriyetin ilk 80 yılında verilen maden ruhsatlarının binlerce katı verilen (kahir ekseriyeti yabancı şirketlere) maden ruhsatları, ülkemiz üzerinde yeni bir tür “kapitülasyon” sisteminin kurulması gibi uygulamalardır. Özellikle bu maden ruhsatları ve yabancılara toprak satışlarının, Osmanlı dönemi kapitülasyonlarından çok daha ağır sonuçları olacaktır. Tüm bunlara bir de, Suriye’den ve Afganistan’dan (gerçek sebebi ve amacı bilinmeyen) transfer edilmiş olan (resmi rakama göre yaklaşık 3 milyon) “transfer nüfus”un gelecekte neden olacağı muhtemel sorunların da eklenerek hesabının yapılması gerekiyor.Bu arada, dış dünyada konjonktürel nedenlerle meydana gelmekte olan (örneğin Ukrayna-Rusya ve ABD/İsrail-İran savaşları gibi) olayların, ülkemize yönelik muhtemel sonuçları hiç de iç açıcı görünmüyor.
Türkiye’nin, acilen, “toplumda doğal olarak ortaya çıkan” muhalif görüşlerin sesi olacak ve toplumsal doğal muhalefetin gücüyle iktidarı sigaya çekebilecek, yeni bir muhalefet anlayışına ve yapılanmasına ihtiyacı var. Mevcut göstermelik muhalefetle ve bu siyasi kadrolarla, Türkiye’nin selamete çıkması, hiçbir şekilde mümkün değildir. Ve maalesef, selamete çıkabilmek için Türkiye’nin önünde öyle pek de zaman kalmamıştır!..
___________
(*) Turkey’s Qurdish Question (Türkiye’nin Kürt Meselesi)-Graham E.Fuller, Henri J.Barkey
(Carnegie Corporation,Z-Library, New York-1998, Türkçesi: Hasan Kaya, Profil Kitap-2011)
The New Turkish Republic (Yeni Türkiye Cumhuriyeti)-Graham Fuller (United States Instituute
of Peace-2007, Türkçesi: Mustafa Acar, TİMAŞ-2011)
(**) mahfiegilmez.com/2011/12/osmanlidan-devraldigimiz-borclar.html
------------------
27 Nisan 2026