Eskiden, ülkemiz genelindeki siyasi kavgaların yanı sıra, aşiret kavgaları, farklı mahallelerin bıçkın delikanlılarının çevrede hakimiyet kurma kavgaları ile bir de, futbol kulüplerinin taraftarları arasında aptalca kavgalar yaşanırdı. Günümüzde, futbol taraftarları arasında nadiren yaşanmakta olan kavgalar dışında, halkımızın en önemli kavga motivasyonu siyasettir. Artık, bıçkın delikanlıların mahalle kavgaları ve aşiretler arası çatışmalar yaşanmıyor… En yaygın ve en şiddetli çatışmalar, siyasi partilerin sıradan taraftarlarından ziyade, “sahip oldukları dünya görüşlerini, kişisel çıkar hesapları ile siyasi parti yandaşlığı için kullanmakta olan kesimler” arasında yaşanıyor.
Bu kavgaların en ilginç yanı ise, tarafların birbirlerine karşı kullandıkları saldırı ve savunma malzemelerinin, “din” ve “millî tarih” gibi, sadece iki kaynağının olmasıdır. Din ve millî tarihle ilgili doğru bilgilerle ve gerçeklerle hiçbir şekilde ilgilenmeyen taraflardan birinin “ak” dediğine, diğer taraf mutlaka “kara” diyor; daha doğrusu kara demek, mensup olduğu taraf nedeniyle kaçınılamaz bir zorunluluk oluyor. İktidarı ve muhalefeti ile siyaset yelpazesindeki tüm partilerin toplumla olan iletişimlerinde, taraflar arasındaki bu kavga unsurları, temel siyaset malzemesi olarak kullanılıyor.
KİŞİSEL ÇIKAR MERKEZLİ SİYASET ANLAYIŞI
Bundan 20-25 yıl öncesine kadar, siyasi partilerin gerek ülke ve gerekse dünya ile ilgili hususlarda, birbirlerinden farklı görüşleri ve bu görüşler bağlamında, kendilerine mahsus problem tanımlamaları ve bu problemlerin çözüm yollarına dair görüşleri olurdu. Seçimleri kazanan siyasi partiler de, icraatlarını bu söylemler çerçevesinde yaparlar ve müteakip seçimlerde halka hesap verirlerdi. Ancak, 2002’den bu yana, tıpkı toplumsal çatışmalardaki değişim gibi, siyasi partilerin söylemleri de büyük ölçüde değişti.
Örneğin siyasi partilerin, dünya genelinde ve ülkemizin yer aldığı bölge ülkelerinde meydana gelen gelişmelerin, ülkemize yönelik olumlu ya da olumsuz ne gibi etkilerinin olacağı, bu etkilere karşı ülkemiz çıkarlarının nasıl korunacağı vb. gibi konularda, “güncel demagojilerde tüketim malzemesi olmanın dışında hiçbir anlamı bulunmayan söylemler”den başka, kayda değer hiçbir görüşleri yok! Tüm siyasetçilerin, gerek ülkemiz dışında (dünya genelinde ve bölgemizde) ve gerekse yurt içinde meydana gelen gelişmelere, sadece “kendi kişisel çıkarları” perspektifinden bakıyor olmaları, fevkalade ilginç bir durumdur.
Evrensel niteliklerde “siyasetçi” niteliklerinin zerresi sahip olmayan, alelade “siyaset esnafı” olarak nitelendirilmeleri gereken bu insanlar, kendi oy tabanlarını teşkil eden seçmen kitlelerine yönelik söylemlerinde, dinimizi ve tarihimizi çıkarlarına göre çarpıtarak ve işlerine geldiği gibi eğip-bükerek, “siyaset malzemesi” olarak kullanmaktadırlar. Bir taraf dinimizi istismar ederek ve tarihi gerçekleri çıkarlarına göre çarpıtarak kendisine siyaset malzemesi üretirken, diğer taraf, halkımızın çağdaş değerlerini istismar ederek aynı şeyi yapıyor… Bu konuda, başta iktidar ve ana muhalefet olmak üzere, hemen tüm partilerin Genel Başkanlarından sayısız örnekler verilebilir.
“MALAZGİRT’TE ARAPLARLA BERABERDİK” ÖYLE Mİ?
Ülkemizdeki bu tabloda, “toplum iki karşıt kampa bölündüğü” için mi siyasetin bu hale geldiği, yoksa siyasetçiler dinimizi, tarihimizi ve evrensel insani değerleri, birbirlerine karşı eleştiri ve saldırı malzemesi olarak kullandıkları için mi toplumun böyle ikiye bölündüğü tartışmalıdır. Örneğin, taraflardan biri, 34. Osmanlı Padişahı (ve Müslümanların Halifesi) II. Abdülhamit’in “32 yıl süren saltanatında tek karış toprak kaybetmediğini” iddia ederken, diğer taraf, başta Kıbrıs ve Ege adaları olmak üzere, Kafkaya’da, Balkanlarda ve Kuzey Afrika’da toplam 1 milyon 592 bin 806 kilometrekare (bugünkü Türkiye’nin 2 katından, 25 bin 682 kilometre kare daha fazla) toprak kaybettiğini iddia eder. Bu iki iddiadan hangisinin doğru (ya da yanlış) olduğu, maalesef kimsenin umurunda değildir.(*)
Erdoğan’ın çeşitli konuşmalarındaki ifadeleriyle popüler hale gelen diğer bir iddia ise, 1071 yılında meydana gelen Malazgirt Savaşı ile Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında, Türklerin Kürtlerle ve Araplarla birlikte savaşıp savaşmadıklarına dairdir. Bir taraf, “Bu vatanı Türkler, Araplar ve Kürtler birlikte savaşarak elde ettiler, dolayısı ile bu ülke sadece Türklerin değil, Arapların ve Kürtlerin de ülkesidir.” derken, diğer taraf, “Malazgirt’te tek bir tane bile Kürt ya da Arap yoktur; Çanakkale ve Kurtuluş Savalarında da, Kürtlerin ve Arapların öyle zikretmeye değecek bir katkıları yoktur.” diyor. Tıpkı II. Abdülhamit konusunda olduğu gibi, bu konuda da, gerçeğin ne olduğu ile hiç kimse ilgilenmiyor! Herkes, mensup olduğu toplum kesiminin (ve taraftarı olduğu siyasi partinin) iddiasını doğru kabul ederek karşı tarafa saldırıyor…
HİÇBİR KONUDA GERÇEĞİN NE OLDUĞUNUN ÖNEMİ YOK!
Burada, bu tür söylemleri en fazla kullanan siyasetçinin Erdoğan olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Çünkü Erdoğan, Cumhuriyet dönemiyle ilgili hususlarda da aynı tutumunu sürdürüyor ve siyasi taraftarları, Prof.Dr. Halil İnalcık, Prof.Dr. İlber Ortaylı, Prof.Dr. Erhan Afyoncu vb. gibi, dünyaca tanınmış önde gelen tarihçilerimizin yazdıklarına ve söylediklerine zerre itibar etmiyor ve Erdoğan’ın her söylediğinin gerçek olduğundan zerre kadar şüphe duymuyor.
Erdoğan bir de sürekli olarak, “Eski Türkiye” ifadesi ile başladığı konuşmalarında, AK Parti iktidarından önceki yıllarda, ülkede neredeyse hiçbir şeyin yapılmadığını ve bugün Türkiye’de ne varsa, tamamının AK Parti iktidarının eserleri olduğunu iddia ediyor. Toplumun önemli bir kesimi de, Erdoğan’ın bu söylediklerini sorgusuz sualsiz doğru kabul ediyor. Örneğin, Ankara’daki Esenboğa ve İzmir’deki Adnan Menderes Havalimanları ile başta Sivas Cumhuriyet ve Zonguldak Kara Elmas Üniversiteleri olmak üzere, kuruluşları 2002’den on yıllar öncesine ait bazı üniversitelerin, kendi dönemlerinin eserleri olduğunu da söylemektedir. Elbette, 2002’den önce de siyasetçilerin, zaman zaman bu türden asılsız söylemleri oluyordu; ancak, son 20-25 yıldır siyasilerin en yoğun söylemlerini, bu tür asılsız iddialar teşkil ediyor.
Muhtemelen, dünyanın önde gelen ülkelerinde de böyledir ama; Türkiye’de, “siyaseten yalan söylemek” ve “halkı yalana inandırarak oy almak”, en fazla takdir edilen bir meziyet olarak görülüyor. Siyasetçilerimiz, hiçbir konuda doğruları ve gerçekleri söylemek zorunda değiller. Onlar için önemli olan, söyleyecekleri yalanlara insanların ne derece inandıkları ya da inanmadıklarıdır. Eğer insanlar inanıyorlarsa, söylenen sözün gerçek ya da doğru olmasının, hiç kimse açısından herhangi bir önemi yoktur! Siyasetçilerimizin yalanlarına, kendi nesepleri de dahildir. Örneğin Erdoğan ve Bahçeli, kendi aile kökenlerini, doğru olarak hiçbir zaman ifade etmemişlerdir. Onların yerine, birlikte siyaset yapmakta oldukları birtakım insanlar, onların aile kökenlerini yüceltici ifadeler kullanıyorlar.
Elbette insanların etnik kökenler üzerinden eleştirilmesi doğru değildir; ancak, en başta siyasetçiler olmak üzere, eğer insanlar etnik kökenlerini ve neseplerini saklıyorlar ise, bu davranışlarının üzerine gitmek ve eleştirmek, kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bizim de, eleştiri konusu olarak gördüğümüz husus, başta Erdoğan ve Bahçeli olmak üzere, bazı siyasetçilerin kendi etnik kökenlerini halktan gizlemeleridir. Adam, 55 bin vatandaşımızın katili olan bir teröriste alenen methiyeler düzmekte bir sakınca görmüyor; ama, kendi etnik kökeninin Ermeni olduğunu gizliyor! Neden acaba, ilginç değil mi?..
HALKLAR, SATILIK ÜRÜNLER GİBİ GÖRÜLEMEZ!
Kendi etnik kökenlerini, hiçbir şekilde saklama gereğini duymadan, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları” olmaları hasebiyle, Anayasamızın 66. maddesinin ilk cümlesinde de ifade edildiği üzere, kendilerini “Türk” olarak kabul edenleri takdir etmek ve saygı göstermek, herkesin vatandaşlık borcudur ve görevidir. Bu cümleden olmak üzere, bugün ülkemiz nüfusunu teşkil eden 86 milyon küsur vatandaşlarımız arasındaki etnik (ve buna bağlı bazı kültürel ve dini) farklılıkların, “problem kaynağı” olarak değil, aksine her birini “toplumsal zenginlik” unsurları olarak görmemiz gerekiyor.
Tarlada ya da bahçede eğer tüm bitkiler tek bir tür ise, o bitkilerden elde edilecek ürünler mutlaka, ticari mal olarak “satılık”tır. O ürünlerin az bir kısmının, onları üretenler tarafından tüketiliyor ya da kullanılıyor olması, o ürünlerin “ticari maksatla üretilmiş oldukları” gerçeğini değiştirmez. Ama, tarlada ve bahçede, ailenin ihtiyacı olan çeşitli tür bitkiler bir arada bulunuyorsa, oralardan elde edilen ürünler satılmaz, üretenlerin tüm ihtiyaçlarını karşılar. İstisnalar bir yana, bu ürünler satılmaz, evlerde kullanılır ve bir de eşe dosta ikram edilir. Aynı şeyler, yetiştirilen büyük baş, küçük baş ve kümes hayvanları için de söylenebilir. Etnik, kültürel ve inanç çeşitliliği, gelişmiş ülkelerde “toplumsal güç ve zenginlik unsurları” olarak değerlendirilirken, geri kalmış memleketlerde çoğu zaman, farklılıkların “sosyal ve siyasi çatışma sebepleri” olarak görülmesi son derece yanlış ve zararlıdır.
TÜRKLERİN, KÜRTLERDEN FAZLA HİÇBİR HAKLARI YOKTUR!
Binlerce yıldır sayısız medeniyetlerin meydana geldiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu nedenle, bu coğrafyanın tarihsel sürecinden gelmekte olan tüm unsurlar, her şeyleri ile bize aittir. 1919-1922 yılları arasında verdiğimiz kurtuluş mücadelesinden sonra, 1923 yılında ilan edilen Cumhuriyet, tüm bu tarihin ve bu tarihin sahipleri olan insanların ortak devletidir. Tarihi süreç içinde ortaya çıkmış olan halkın kahir ekseriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran öncü kuvvetini teşkil edenler Türklerdir; tüm diğer unsurlar ise, Türklere kıyasla çok daha azınlıktadırlar. Türk Milleti, tarih boyunca kurduğu tüm devletlerde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nde de, devlet kurduğu ülkelerde yaşamakta olan tüm insanları, daima ülkenin aslî vatandaşları olarak kabul etmiştir. Bu anlayışa ve anlatıma aykırı iddiaların ve söylemlerin, “iyi niyetli” olarak kabul edilmesi mümkün değildir.
Bugün ülkemizde (kendileri Kürt olmadıkları halde), Kürtlerin adını kullanarak ve emperyalist güçlerden destek alarak devletimize başkaldıran bölücü hareketin, hiçbir hal ve şart altında başarıya ulaşması mümkün değildir. Sözde Kürtler adına siyaset yaptığını iddia eden DEM Parti’nin lider kadrolarının, gerçekte ülkemizde Kürtçe konuşmakta olan toplum kesimleri ile ilgili, en küçük bir dertleri yoktur; onlar, destek almakta oldukları emperyalist güçlerden sağlamakta oldukları kişisel çıkarlarının peşindedirler. Bugün Türkiye’de “Ben Türküm” diyen hiç kimsenin, “Ben Kürdüm” diyen insanlarla, “Türk olmasından kaynaklanan” hiçbir problemi yoktur; aynı şekilde, “Ben Kürdüm” diyen bir insanın da, “Ben Türküm” diyen insanlarla, “Kürt olmasından kaynaklanan” en küçük bir sorunu yoktur.
BÖLÜCÜLERİ, ÇOK BÜYÜK BİR HAYAL KIRIKLIĞI BEKLİYOR!
Sevr Antlaşması (10.08.1920) ile devleti yok edilen ve ülkesi elinden alınmak istenen Türk Milleti, nasıl ki Millî Mücadele ile ülkesini kurtarmış ve 1923’te yeni bir devlet kurmuş ise, halihazırda karşı karşıya bulunduğu (Kürtlerin adı kullanılarak yürütülmekte olan) bu bölücülüğün de hakkından gelecektir. Türk milletine karşı düşmanca tutum içinde olanların, Türk tarihini çok iyi okumaları ve nihayetinde kendilerinin hüsranına sebep olacak niyet ve davranışlardan vazgeçmeleri gerekiyor.
Başta Çinliler olmak üzere, bilinen insanlık tarihi boyunca, Türklerin devletlerini yıkmaya çalışmış ve bunda da zaman zaman muvaffak olmuş olan tüm milletler, Türklerin, görüntüde yaşadıkları her yıkılıştan sonra, nasıl hızla ayağa kalktıklarını ve yeni devletler kurduklarını görmüşlerdir. Bugün de, Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayıp, bu topraklar üzerinde, kendi çıkarları için uygun olacağını zannettikleri uydu devletçikler kurma hayaliyle tatlı rüyalar görenler, bu yöndeki hesaplarının ne derece yanlış olduğunu mutlaka görecekler ve bu rüyalarından, son derece acı bir şekilde uyandırılacaklardır. Çünkü, bugün Türk milleti, 1919-20’lerdekine kıyasla çok daha güçlüdür.
_________
(*) https://www.dogrulukpayi.com/dogruluk-kontrolu/ii-abdulhamid-doneminde-hic-toprak-kaybedilmedi-mi
------------------
16 Şubat 2026