Türk Milleti olarak tartışmasız en büyük ve en öncelikli meselemiz “cehalet”tir. Türkiye’de, “siyasetçi” denen işe yaramaz takımının, kendi aralarındaki saçma sapan demagojik ağız dalaşlarına, maalesef “ülke (ya da kamuoyu) gündemi” deniyor… Antik Yunan döneminin en bilinen filozoflarından Platon (MÖ 428-348), “Devlet” adlı ünlü eserinde, “yeterince gelişmemiş ve olgunlaşmamış toplumlarda, şeklen uygulamaya konacak demokratik yöntemlerin, asla olumlu sonuçlar vermeyeceğini ve kısa bir süre sonra rejimin, mutlaka diktatörlüğe dönüşeceğini” anlatır. O günden bu yana da, tarih bu tezi ziyadesiyle doğrulamıştır… Topluma ve geleceğe karşı sürekli amansız bir savaş halinde olan cehalet, bir başka emsali bulunamayacak derecede, insanlığın en büyük düşmanı olduğu gibi, tüm diğer düşmanların da yegane kaynağıdır. Cehaletin en tehlikeli olanı ise, “din” haline gelmiş (daha doğrusu getirilmiş) olanıdır ki, günümüz Türkiye’sinde yaşanan durum tam da budur.
Bugüne nasıl gelindiğini bilmeden, karşı karşıya bulunduğumuz gündelik hadiselerin, gerçekten ne oldukları hususunda doğru bir görüş sahibi olmak mümkün değildir. O bakımdan, tarihimizin hiç olmazsa son birkaç yüzyılını, milletimizin çoğunluğu tarafından belli bir düzeyde bilinmesi gerekiyor. Çünkü, tarihi çok iyi bilmeden ve doğru bir şekilde analiz etmeden, bugünü anlamak ve geleceği planlamak imkansızdır. Osmanlı Devleti döneminde, hiçbir Papa ülkemize gelmemiştir. Ancak, Cumhuriyet döneminde, ilk 44 yıl boyunca Papaların Türkiye ziyaretleri söz konusu olmamışken, ilk Papa ziyareti 1967 yılında Papa VI. Paul tarafından gerçekleştirilmiştir. Daha sonra, 1979 yılında Papa II. Jean Paul, 2006 yılında XVI. Benedikt, 28-30 Kasım 2014 tarihlerinde Papa Fransuva Türkiye’ye gelmişler ve nihayet bugün de Papa XIV. Leo (Erdoğan’ın özel daveti üzerine), ilk yurt dışı ziyaretini ülkemize yapmaktadır.
PAPA’NIN ZİYARETİ VE HATIRLANMASI GEREKEN BİRKAÇ AYRINTI
Cumhuriyet’in ilanından bir yıl sonra, 1924 yılında Papa XI. Pius Ankara’ya, “Türkiye’yi ziyaret ederek, İznik’te bir özel ayin düzenlemek” istediğini bildirir. Ancak, Atatürk bu ziyaretin, “Hıristiyan vatandaşlarımıza yönelik özel bir amaçla” yapılması ihtimalini göz önünde bulundurarak, vaki talebi “millî egemenlik” ilkemiz açısından sakıncalı görür ve kabul etmez. Bundan 43 yıl sonra, Süleyman Demirel’in Başbakanlığı (30. TC Hükümeti) döneminde Papa VI. Paul ve 13 yıl sonra da, 1979’da Papa II. Jean Paul, “devlet başkanı” sıfatıyla ülkemizi ziyaret etmek istediklerini bildirmişler ve talepleri kabul edilerek Türkiye’ye gelmişlerdir. Türk hükümetleri bu ziyaretleri, “Vatikan Şehir Devleti Başkanı” sıfatıyla kabul etmiş ve ziyaret programlarında da “devlet başkanlarına uygulanan resmî prosedürler” uygulanmış, bunun ötesinde, Hıristiyan dünyasına yönelik herhangi dini bir mesaja kaynak olabilecek türden programlar yapılmamıştır. Cumhuriyet tarihimizde, toplamda 5 kez gerçekleşen Papa ziyaretlerinden son 3’ünün AK Parti döneminde (ve Erdoğan’ın daveti ile) gerçekleşmesinin yanı sıra, ilk iki ziyaretten farklı olarak, bu ziyaretlerle ilgili programlarda (her ne kadar sözde devlet başkanı ziyareti olarak düzenlenmiş olsa da), “devletler arası ilişkiler”e, neredeyse hiçbir vurgu yapılmadan, sadece dini mesajların verilmesi dikkat çekicidir. Maalesef (eleştirel olanları da dahil), bilhassa iktidar yanlısı medya kuruluşlarının yayınlarında yer alan haber ve yorumlarda da, ağırlıklı olarak, bu ziyaret içeriğinin dini amaçlı olduğu anlatılmıştır…
Bu son ziyaretin, Bizans İmparatoru I. Konstantin’in, Kilise’nin desteğini almak ve bütün Hıristiyanları Bizans İmparatorluğu çatısı altında bir araya getirmek amacıyla 325 yılında “Ekümenik (tüm Hıristiyan âlemini temsil eden)” bir meclis olarak topladığı I. İznik Konsili’nin 1700’üncü yılında ve Papa II. Urban’ın tüm Hıristiyan dünyasına, “kutsal toprakları Müslümanlardan geri almak amacı ile Haçlı Seferleri düzenlenmesi” çağrısını yaptığı 27 Kasım 1095 tarihinin yıldönümünde gerçekleşmesi ve İznik’te özel “ekümenik ayin” yapmasına izin verilmiş olması düşündürücüdür.
Bu arada, İznik’in “Türklerin (Selçukluların) Anadolu’daki ilk başkenti” olduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 1075 tarihinde Nicaea’yı aldı ve 1080 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti yaptı. Adını da “Nicaea’nın izi” anlamında “İznik” olarak değiştirdi. Böylece İznik, Anadolu’da ilk Türk başkenti oldu. Ancak, 22 yıl sonra 1097 yılı Mayıs ayında I. Haçlı Ordusu İznik’i kuşattı; yaklaşık bir ay kadar direnen Selçuklu askerleri, şehri (Haçlı ordusuna değil) Bizans Devleti’ne teslim ederek, yağmalanmasını önlediler. Bundan 234 yıl sonra, Osmanlı Sultanı Orhan Bey (1326-1362) zamanında (1331’de) yeniden fethedilen İznik, yaklaşık 700 yıldır kesintisiz Türk beldesidir.
EVRENSEL “AYDINLANMA TRENİ”Nİ 400 YIL ÖNCE KAÇIRDIK
Türk insanı, 16.-17. yüzyıllarda kaçırmış olduğu evrensel aydınlanma ve uygarlık trenini, 20. yüzyıl başlarında yakalamak için çok büyük çabalar harcamış ve çok büyük bedeller ödemiştir. Geçen yüzyılın ortalarına kadar, cehaletin üstesinden gelineceği ve kaçırılan aydınlanma trenine yetişilebileceğine dair umutlar ve çabalar oldukça güçlüydü. Ne var ki, geçmiş dönemlerin cehalet dininin ruhbanlarına (cahil halkın sırtından geçinmekte olan din bezirganlarına) 1950’den itibaren olmadık tavizler vererek, siyasi başarı peşinde koşanlar, Türk Milletinin “çağdaş medeniyeti yakalama ve üzerine çıkma ülküsü”nü, cehalet dininin silahlarını kullanarak mahvettiler!
Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başladığı 17. yüzyıldan itibaren, çeşitli nedenlerle Avrupa ülkelerine verilen kapitülasyonlar (özel ekonomik, ticari ve sosyal ayrıcalıklar), 19. Yüzyıl sonlarına gelindiğinde, Osmanlı ekonomisinin ve maliyesinin çökmesinde çok büyük rol oynamıştır. Sahip olduğu sınırlar dahilinde, farklı din ve etnisite mensupları olan tebaası üzerinde, siyasi otoritesi zayıflamaya devam eden Osmanlı Sarayı, kendi zaafları nedeniyle kaybetmekte olduğu gücü, batılı ülkelere ekonomik, ticari ve sosyal ayrıcalıklar tanıyarak (ve nihayet, onlardan borç para alarak) yeniden elde etmeye çalışmıştır. Endüstri devriminin sağladığı imkanlarla giderek güçlenmekte olan Avrupalılar, başta Rumlar ve Ermeniler olmak üzere, Osmanlı ülkesinde yaşamakta olan gayri Müslim toplulukların hamiliğine soyundular ve bu amaçla, padişahlardan akıl almayacak derecede ayrıcalıklar ve tavizler almayı başardılar.
“DEVLET-İ ÂLİYYE”DEN “DÜVEL-İ MUAZZAMA”YA…
Neticede, 19. yüzyıla kadar, kendi devletlerinden “Devlet-i Âliyye (En Büyük Devlet)” diye söz eden Osmanlı padişahları, 20. yüzyıla gelindiğinde, İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya ve Avusturya (sonra da Almanya) devletlerinden söz ederken, “Düvel-i Muazzama (Gelişmiş, Büyük ve Önemli Devletler)” ifadesini kullanmaya başlamışlardı ki, bu ifadeye Osmanlı Devleti’nin kendisi dahil edilmiyordu... Asırlar boyunca, Osmanlı Devleti’nden tavizler kopararak kendi gelişmelerini sürdüren ve giderek Osmanlı Devleti’ne karşı güçlenen Avrupa ülkeleri kendi aralarında, “Osmanlı ülkesinin jeo-stratejik konumu ve (başta petrol olmak üzere) sahip olduğu zengin yeraltı kaynakları üzerinde doğrudan kontrol sağlama rekabeti”ne giriştiler. Bu rekabet, neticede I. Dünya Savaşı’nı getirdi.
I. Dünya Savaşı esasen, Batılı ülkeler arasında, “Osmanlı Devleti’nin toprakları üzerinde kontrol sahibi olma” savaşıdır. Osmanlı Devleti açısından I. Dünya Savaşı, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile bitmiş olsa da, bu savaşla ilgili nihai antlaşma, 10 Ağustos 1920 tarihinde, Fransa’da Paris’in banliyölerinden Sevr’de imzalanmıştır. Osmanlı Saltanat Şûrası’nda görüşülerek kabul edilmiş olsa da, Türk Milleti bu antlaşmaya karşı istiklal savaşını başlatmış ve kazanmıştır (1919-1922). İstiklal Savaşı, 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen bitse de, nihai antlaşma, ancak 24 Temmuz 1923 tarihinde, İsviçre’nin Lozan şehrinde imzalanmıştır.
T.C. DEVLETİ’NİN EVRENSEL SİYASİ TAPUSU: LOZAN
İngiltere, Fransa ve İtalya, ateşkesten hemen 17 gün sonra 28 Ekim’de, Ankara Hükümeti’ni Lozan Konferansı’na davet ettiler. Konferans, Rusya hariç, İtilaf Devletlerinin (İngiltere, Fransa, Sırbistan, İtalya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve ABD), Osmanlı Devleti zamanında elde ettikleri kapitülasyonların ve ülkemizdeki gayrı Müslim azınlıklarla ilgili özel ayrıcalıkların devamında ısrar ve Osmanlı Devleti’nin tüm borçlarının Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödenmesini talep etmeleri sebebiyle, 04 Şubat-23 Nisan 1923 tarihleri arasında (2 ay 19 gün), kesintiye uğradı. Taraflar arasında, bu dönemde yeniden savaş rüzgarları esmeye başladı; ancak İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan hükümetleri kendi halklarından savaş için destek alamayınca, masaya dönmek zorunda kaldılar. Tabii bu arada, I. Dünya Savaşı’nın başlangıcında İngiltere ve Fransa’nın yanında “İtilaf Devletleri” arasında yer alan Rusya’da Ekim 1917 Komünist İhtilâli olunca, yeni kurulan SSCB’nin, Türk Millî Mücadelesine destek verdiğini ve Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti lehine tavır koyduğunu da unutmamak gerekiyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin “laik” bir ülke olduğuna vurgu yapılarak, mensup oldukları din ve etnik köken ile konuştukları dil farkı gözetilmeksizin, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kanun önünde eşit oldukları”nı açıklaması ve bu hükmü Anayasa’ya koyması üzerine, İngiltere, Fransa ve ABD, Türkiye’deki gayrı Müslim azınlıklarla ilgili hâmilik taleplerinden, tümüyle vazgeçmek zorunda kaldılar. Lozan’da tüm kapitülasyonlar ve batılı ülkelerin iç işlerimize karışma bahaneleri tümüyle ortadan kaldırıldığı gibi, Osmanlı Devleti borçlarının da, 1915 yılındaki Osmanlı sınırları ve bu sınırlar içinde yaşamakta olan nüfus baz alınarak, “sadece kendi payımıza düşen kısmının” ödenmesi hususunda mutabakat sağlanmıştır.
Lozan’da, taraf ülkelerin temsilcileri arasında imzalanan antlaşma, “uluslararası antlaşmaların ülke meclislerince onaylanmasını gerektiren, ulusal ve uluslararası yasalar gereğince” taraf ülkelerin meclislerinde görüşülmüş ve Türkiye tarafından 23 Ağustos 1923’te, Yunanistan tarafından 25 Ağustos 1923’te, İtalya tarafından 12 Mart 1924’te, Japonya tarafından 15 Mayıs 1924’te imzalanmıştır. İngiltere’nin anlaşmayı onaylaması ise, bir yıl sonra, 16 Temmuz 1924 tarihinde olmuştur. İngilizce ve Fransızca olarak, iki orijinal nüsha halinde hazırlanan Lozan Antlaşması, tüm tarafların (İngiltere, Fransa, İtalya Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, Ankara Hükümeti) parlamentolarında onayladıklarına dair belgeler resmî olarak Paris’e iletildikten sonra, 06 Ağustos 1924 tarihinde, tüm tarafları bağlayıcı bir hukuk metni olarak resmen yürürlüğe girmiştir.
MİLLÎ EGEMENLİK HAKLARIMIZ HİÇE SAYILDI
Ve nihayet, şimdi gelelim Papa XIV. Leo’nun Türkiye ziyaretine ve İznik’te düzenlenen özel ekümenik ayine… İznik, 325 yılında toplanan I. İznik Konsili nedeniyle, ilk en önemli “Hıristiyan inanç birliğinin ve bütünsel devlet olmanın” sembolü olan bir yerdir. 1700 yıl gibi devasa bir süre geçtikten sonra Papa’nın gelip İznik’te özel ayin yapma talebi, öyle basite alınacak sembolik bir iş değildir. Bu ayinin, ister istemez, Türkiye Cumhuriyeti’nin Hıristiyan vatandaşları (ve tüm Hıristiyan dünyası) üzerinde, millî egemenliğimizi zedeleyecek etkileri olacağı gibi, diğer din (ve mezhep) mensupları için de olumsuz bir emsal teşkil edecektir.
Papa XIV. Leo’nun, bu ziyaretinde uygulanan program, İznik’teki “ekümenik ayin” ve millî egemenlik haklarımızla ilgili taviz anlamına gelen hususlar içermesi bakımından, son derece sakıncalı olmuştur. İlerleyen yıllarda, Avrupa ülkelerinden ve ABD’den bu yönde yeni taleplerin gelmesine zemin hazırlanmıştır. Gelecekte muhtemel bu tür talepleri geri çevirmek hayli zor olacaktır. Ayrıca, bahse onu taleplerin kabul edilmesi, “Hıristiyanlık etiketi” ile anlamlandırılacağından, egemenlik haklarımızdan yeni tavizlerin, zamanla çok daha ileri noktalara taşınması anlamına gelecektir.
Devletler, millî çıkarları bakımından gerekli adımların atılmasında, ileriki zamanlarda ayaklarına bağ olacak türden işler yapamazlar… Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Papa XIV. Leo’nun, 27-30 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti, Lozan Antlaşması ile tüm dünya nezdinde kesin kayıt altına alınmış bulunan millî egemenlik haklarımızın kullanımında ciddi bir zafiyet göstergesi olacaktır…
Fener Patriği I. Bartholomeos (Ortodoks) Katolik Papa’nın ziyaretine pek ilgi göstermemiş olsa da, her şeye rağmen birlikte ortak bir basın açıklaması yaptılar. Böylece, dünyadaki tüm Katoliklerin ekümenik dini lideri olan Papa XIV Leo ile birlikte, Fener Rum Patriği Bartholomeos da tüm Ortodoksların, “eşit statüde ve ekümenik” dini lider olduğu mesajını Türkiye’den verdiler ki, bu husus Lozan Antlaşması’na aykırılık teşkil ediyor. İktidar bu duruma ses çıkarmadığına göre, insanın aklına ister istemez, “FETÖ’nün, vaktiyle AK Parti’nin ve Erdoğan’ın desteği ile başlattığı Dinlerarası Diyalog devam mı ediyor?” sorusu geliyor…
-------------------
01 Aralık 2025