Makro ekonomi analizlerinde, devletlerin kendi üretim güçleri ile ödeyebildikleri sürece dışarıdan borç almalarında hiçbir sakınca olmadığı değerlendirilir. Eğer devletler, dışarıdan aldıkları borçlarla, iç üretim (dolayısı ile de ihracat) kapasitelerini arttırıyor ve o artan üretimle aldıkları borçları ödeyebiliyorlarsa mesele yoktur. Bunun için borç alan devletlerin, öncelikle bilime, teknolojiye ve üretimi arttırıcı yatırımlara ağırlık vermeleri gerekiyor. Ne var ki, şeklî demokrasi anlayışının hakim olduğu Türkiye gibi geri kalmış toplumların devlet yöneticileri için iç üretimi arttırmak, hiçbir zaman öncelikli değildir. Kamu harcamalarında akıl almayacak ölçülerde savurganlıkların yapıldığı bu gibi ülkelerde, eldeki imkanlar öncelikli olarak, sözde “refahı arttırma” söylemleri ile bireysel tüketimi arttırıcı politikalar için kullanılır.
Bilinen tarihimize göre (16’sı cihanşümul olmak üzere) Türkler tarafından kurulan 130’u aşkın irili-ufaklı devletlerin, hanlıkların ve beyliklerin yıkılış sebepleri çoğunlukla askerî ve siyasi açılardan değerlendirilmiş, devletlerin yıkılışlarında ekonomik sorunların ne derece etkili olduğu yeterince araştırılmamış ve incelenmemiştir. Türk ve dünya tarihçileri tarafından, 1299-1922 yılları arasında, kesintisiz 623 yıl süreyle hükümran olmuş olan Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile ilgili yapılan tüm analizler (kısmen ekonomik sebeplere temas edilmiş olsa da) temelde siyasi ve askerî olmak üzere, Avrupa ülkelerinde meydana gelen rönesans ve coğrafi keşifleri takip eden bilimsel, teknolojik ve endüstriyel açılardan yapılmıştır. Son zamanlarda, Hazine eski Müsteşarı Dr. Ahmet Mahfi Eğilmez gibi bazı ekonomi tarihçilerimiz, Avrupa ülkelerinde 18. yüzyılda baş gösteren tarihsel olguları ve 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren Osmanlı Devleti’nin dışarıdan borç almaya sürüklendiği şartları inceliyorlar ve devletin yıkılışında ekonominin etkilerini anlamaya çalışıyorlar.
OSMANLI DEVLETİ’NİN YIKILMASINDA EKONOMİNİN ROLÜ
Osmanlı Devleti dışarıdan ilk defa, Rusya ile savaşmakta olduğu 1829 yılında, Tuna Garnizonu’nda yiyecek ekmeğin kalmaması sebebiyle, Almanya Yahudilerinden Rothschild ailesinden (10 milyon 514 bin 976 kuruş) borç almıştır. 1850 yılından itibaren sürekli olarak dışarıdan borç almaya devam eden Osmanlı Devleti, 1919 yılına kadar tam 42 defa dışarıdan borç para almıştır. Dışarıdan aldığı paraları büyük ölçüde savaşlara ve tüketime harcayan ve aldığı borçları ödeme gücünü yitiren Osmanlı Devleti, 1875 yılında moratoryum (kısacası “devletin iflası”nı) ilan etmiş, 1881 yılında da, devleti yarı sömürge konumuna düşüren Duyûn-ı Umûmiye (Düyûn-ı Umûmiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi) adı altında, alacaklı ülkelerin ve bankerlerin yönetiminde bir tür vergi idaresi kurmak zorunda kalmıştır. Kurtuluş Savaşı sonrasında imzalanan Lozan Antlaşması’nda (24.07.1923), Osmanlı Devleti’nin borçları, başta Türkiye (borçların %62,32’si) olmak üzere, Osmanlı Devleti’nin 1915 yılındaki sınırları içinde yer alan topraklarda kurulan 12 devlet arasında paylaştırılmış ve Duyûn-ı Umûmiye İdaresi de aynı yıl içinde lağvedilmiştir(*).
Osmanlı Devleti, aldığı ve ödeyemediği dış borçların yanı sıra ayrıca, başta Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere, ülkesinde ve sınırlarında Avrupa ülkelerine tanıdığı ekonomik faaliyet imtiyazları (kapitülasyonlar) ve gümrük muafiyetleri ile, kendi ekonomik inisiyatifini tamamen yitirmişti. Maalesef, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasında ve yıkılmasında son derece büyük etkileri olan ekonomik sebeplerin (birkaç münferit çalışma dışında) yeterli düzeylerde ayrıntılı bilimsel incelemeleri yapılmamıştır.
1958 MORATORYUMU VE 1960 ASKERİ DARBESİ
Türkiye Cumhuriyeti de, tıpkı Osmanlı Devleti gibi, “dışarıdan aldığı borçları ödeyemediği için”, 1958 yılında moratoryum ilan etmiştir. Demokrat Parti (DP) döneminde ilan edilen bu moratoryum konusu, ilginç bir şekilde, kamuoyunda hiç dile getirilmemektedir. Türkiye’nin, DP dönemindeki ekonomisi ve finansal sorunları bilinmeden, 1960 yılındaki Askerî Darbe’yi anlamak mümkün değildir. Maalesef, 1960 Askerî darbe’si sadece siyasî açıdan anlatılmakta ve değerlendirilmekte, darbenin yapılmasında, ekonomik ve mali sorunların etkileri araştırılmamaktadır.
Daha önceki yazılarımızda da defalarca dile getirildiği üzere, 1960-1983 yılları arasında, 23 yıl süreyle son derece kontrollü bir dış borçlanma politikası izleyen Türkiye, 1983’den itibaren, öncesine kıyasla bir hayli hızlı bir dış borçlanma sürecine sokulmuştur. Maalesef, 1983 yılından bu yana alınmakta olan dış borçlar da çok büyük ölçülerde, tıpkı 1950-1960 arasındaki DP döneminde olduğu gibi, tüketime yönelik yatırımlar için kullanılmaktadır. Son 10 yıla yakın süreden bu yana, önceki borçlarını ödemek için yeni borç almak zorunda olan Türkiye’nin dışarıdan borç bulması giderek zorlaşmaktadır. Ekonomi analistlerine göre Türkiye, dünya genelinde geçerli olan faiz oranlarının çok üzerinde faizlerle (ve giderek ağırlaşan şartlarla) borç para bulabilmektedir.
İKİ KESİMLİ TOPLUM: EFENDİLER(%10) VE KÖLELER(%80)
Ülkemizin ihtiyaçlarının ve yıllık nüfus artış oranının gerektirdiği düzeyde istihdam imkanının yaratıl(a)mamış olması bir yana, bireysel tüketimi teşvik etmekte olan irrasyonel ekonomi politikaları ile Türk ekonomisi, dönüşü giderek zorlaşmakta olan tehlikeli bir yolda ilerlemeye devam etmektedir. Ülkemizi hızla ekonomik bir çıkmaza sürüklemekte olan AK Parti iktidarının, “nepotizm” temeline dayalı ve kamu imkanlarından yararlanma ve kullanma bakımından son derece ayrıcalıklı olan kadroları, bireysel servet artışları ile tartışma konusu olurlarken, ülkemizde yoksulluk ve sefalet hızla yaygınlaşmaya devam ediyor. Ülkemizi giderek ağırlaşmakta olan dış borç yükü altına sokmakta olan “nass”cı ekonomist ve avanesi, milletin sırtından, hesaplanması kabiliyetlerini aşacak ölçülerde servet sahibi olmaya devam ediyorlar.
Suriye’deki iç savaşın başlaması akabinde izlenmesine başlanan göç politikası ile, demografik yapımızın alt üst edilmiş olmasının da, içerideki ekonomik dengeleri olumsuz etkilediği gayet açıktır. Yıllık nüfus artışını karşılayacak düzeyde istihdamı ve ülkemizin ihtiyacı olan üretim artışını sağlayamayan iktidar, iç tüketimi tahrik edici ithalat politikaları ile ekonomiyi her geçen gün çok daha zor bir sürece doğru sürüklemeye devam ediyor.
AB ülkeleri düzeyinde “şehirleşmeyi gerçekleştirme” ve “sınaî üretimi arttırma” adı altında, kırsal bölgelerdeki yerleşik hayatı besleyen geleneksel üretim sistemlerinin büyük ölçüde deforme edilmesi, zaman içinde kitlesel fakirleşmeye ve sefalete yol açıyor. 1983 yılında iktidara getirilen Anavatan Partisi (ANAP) iktidarında, “orta direği güçlendirme” söylemleri ile halkı uyutarak başlatılan ve o yılların “orta direk” denen toplum kesimlerini büyük ölçüde zayıflatarak sefalete sürükleyen tüketim ekonomisi ile bugün Türk toplumu, “varlıklılar” ve “yoksullar” olmak üzere, ekonomik imkanları arasında aşılmaz uçurumlar bulunan, adeta “efendiler” ve “köleler” şeklinde, başlıca iki blok haline getirilmiştir.
“GİDERLERSE GİTSİNLER!”
2020 yılı Mart ayından 2024 yılı Nisan ayına kadar 4 yıl devam eden Corona Salgını döneminde başlatılan enflasyonist ekonomi politikaları ile bugün halkımızın %60’ı açlık sınırının altında bir yaşama mahkum edilmiştir. Amerikalı ünlü ekonomist Prof.Dr. Steve Hanke tarafından geliştirilen ve bazı yayın organlarında, “World’s Most Miserable Countries (Dünyanın En Mutsuz Ülkeleri)”, “Miserable Index (Mutsuzluk İndeksi)”, “Hanke’s Annual Misery Index (Hanke'nin Yıllık Sefalet Endeksi)” gibi başlıklar altında yayınlanan “Dünya Sefalet Endeksi”nde, sürekli seviye kaybetmekte olan Türkiye’de, küçük bir azınlığın dışında, insanların (ve özellikle de gençlerin) geleceğe dair ümitleri kalmamıştır.
Yaratılışlarından gelen yetenekleri ve yurt içinde aldıkları eğitimle, gelişmiş batılı ülkelerde iş imkanı bulabilen gençlerimiz, kendileri için bir gelecek görmediklerinden dolayı, ülkemizi terk etmeye devam ediyorlar. Başka ülkelere gitmekte olan üstün yetenekli gençlerimiz için “giderlerse gitsinler” diyen bir Cumhurbaşkanının yönetiminde birinci sınıf kadrolarını yitirmekte olan Türkiye, giderek ikinci, üçüncü sınıf kadrolara mahkum ediliyor. Batılı ülkelerdeki baş döndürücü gelişmeler karşısında, üretim bakımından hiçbir şekilde performansı geliştirilmeyen ve üstelik en nitelikli insanlarını yitiren bir ülkede insanların kendilerine bir gelecek tasavvur etmeleri düşünülemez.
LİYAKAT OUT, NEPOTİZM IN
Kamu görevlerine yapılan atamalarda ve devlet ihalelerinin verilişlerinde liyakatı, niteliği ve yeterliliği değil de, yandaşlığı göz önüne alan bir anlayışın yönettiği ülkede, başta yetenekli insanlar olmak üzere, hiç kimse kendisi için iyi bir gelecek ümidi taşıyamaz. Koskoca bir ülke nüfusunun, %10 düzeylerindeki bir azınlığa tabi olmaya ve hizmet etmeye zorlandığı bir ülke için, onurlu bir gelecek ümidinden söz edilemez. Ülkedeki kötüye gidişin, insanlar tarafından bireysel ölçekte yeterince etkili bir şekilde hissedilmemesi, ülkenin mahvını kaçınılmaz hale getirir. Çünkü böyle bir gidişin sonu mutlak bir şekilde, “toplumsal patlama”dır. Akıllı ve iyi niyetli hiçbir yönetici, “ülkenin yıkımı” anlamına gelecek, böyle bir patlama noktasına sürüklenmeye izin vermez.
Ülkelerin kendi içlerindeki olumsuzlukları ulusal çıkarları için fırsat olarak değerlendirecek rakip devletlerin ve dış güçlerin, hedef ülke yöneticileri ile işbirliği yapmaları, dünyada çok rastlanan bir durumdur. Bu gibi ülkeler, kendi yöneticileri tarafından; önce devlet dışarıya aşırı borçlandırılarak, sonra halk fakirleştirilerek ve daha sonra da ülke kaynakları (borçlar nedeniyle) yabancıların yönetimine verilerek, planlı bir şekilde zayıflatılır ve dış güçlere yem edilirler. İnşallah Türkiye, kendi yöneticileri tarafından, Türk Milletine düşman olan dış güçlere yem edilmez!
____________
(*) https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCy%C3%BBn-%C4%B1_Um%C3%BBmiye
-------------------
18 Mayıs 2026