Bugün “10 Kasım”… Yüce kurtarıcımız, devletimizin kurucusu, ebedî önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün uçmağa vardığı (cennete/sonsuzluğa yürüdüğü) günün 87. yıldönümü… 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan Milletvekilliği Genel Seçimleri’nde Demokrat Parti (DP)’nin iktidar, Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı ve Adnan Menderes’in Başbakan olması ile Cumhuriyet’e ve Atatürk’ün, “çağdaşlaşma” amacıyla başlattığı ve gerçekleştirdiği devrimlere karşı başlayan “başkaldırı hareketi”, 03 Kasım 2002 tarihinde AK Parti’nin iktidar ve Erdoğan’ın Başbakan olması sonrası, ABD öncülüğündeki emperyalist güçler tarafından Türk milletine karşı başlatılan “siyasi proje” ile (yürürlükteki Anayasa’ya ve kanunlara rağmen) bugün çılgınlık derecesine gelmiş bulunuyor.
Cumhuriyet’in kurulması ile Osmanlı döneminde sahip oldukları özel imtiyazları ve/veya avantajları yitiren azınlıklar, bugün adeta bir saltanat dönemi yaşıyor. Cahil insanlara din olarak empoze etmekte oldukları “Siyasal İslamcılık ideolojisi”, maalesef Türk Devletini ele geçirmiş ve sistemli devlet yapısını dejenere etmeye devam etmektedir.
Gerek Atatürk’ün manevi hatırasına, gerek Cumhuriyet’in temel ilkelerine ve değerlerine karşı gemi azıya almış bulunan iktidar destekli başkaldırı hareketi, belirli kutlama ve anma günlerinde Anıtkabir’de düzenlenen devlet törenleri sırasında yapılması rutin adet haline getirilen saygısızlık girişimleri ile ilgili herhangi bir yasal işlem yapılmadığı gibi, halkın da bu alçaklıklar karşısında tepki göstermemesi fevkalade kaygı verici bir durumdur. Törenlerin yapılacağı saatte, o yüce mekanın kutsiyetini ihlal ederek, adice siyasi sloganlar atmak ve emperyalist siyasi projenin ülkemizdeki siyasi taşeronu olan sözde liderlerine tezahürat yapmaları için, malûm parti teşkilatı tarafından “ücret verilerek” Anıtkabir’e getirilen cahil ve aptal sürülerinin sosyal medyaya yansıyan videolardaki konuşmaları, son derece nefret uyandırıcıdır.
ANAYASA’YA VE YÜRÜRLÜKTEKİ YASALARA RAĞMEN
MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihinde, partisinin TBMM Grup Toplantısında, 55 bin vatandaşımızın katili olan PKK elebaşına yönelik o menfur çağrısı ile başlatılan ve bilahare Erdoğan tarafından “Terörsüz Türkiye” diye adlandırılan ihanet sürecinin yaşandığı bir dönemde, 29 Ekim günü Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle Anıtkabir’de düzenlenen devlet töreni sırasında, oraya para verilerek getirilen cahil ve aptallardan oluşan bir hainler güruhu, topluma yönelik ihanet tohumları ekmişlerdir. Geçmişte meydana gelen benzer olaylarla ilgili olarak hiçbir yasal işlem yapılmadığı gibi, bu sefer de en küçük bir yasal girişim söz konusu değildir.
Bu gibi olaylarla ilgili olarak yasal işlemleri yapmayan iktidar, pek âlâ “Atatürk’ün manevi hatırasına ve Cumhuriyetin temel ilkelerine ve değerlerine aykırı davranışlar”ın suç olarak tanımlandığı yasa hükümlerini, TBMM’deki çoğunluğunu kullanarak değiştirebilir; ama bunu yapmıyor! Neden peki? Toplumu, “Anayasa’nın ve yasaların pekâlâ çiğnenebileceği” fikrine alıştırıyorlar. Böylece, halkın gözünde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, bir “hukuk devleti” olmaktan çıkarıyorlar. AK Parti iktidarının ilk yıllarında istisnai olarak meydana gelen, “devlet gücü kullanılarak” yapılan hukuk ihlalleri, 15 Temmuz alçaklığından sonra (ve bilhassa da şu son bir yıldır), iktidarın temel politikası haline gelmiş bulunuyor…
GERİ KALMIŞ ÜLKELERİN EVLERE ŞENLİK DEMOKRASİLERİ
Sosyologlar ve felsefeciler, yeterince gelişmemiş toplumlarda uygulanacak “şeklî demokrasi uygulamaları”nın, toplumun kahır ekseriyetini (%70-80) teşkil eden “cahil, aptal ve fakir”, dolayısı ile de sürekli “yetersiz ve muhtaç insanlardan oluşan kesimlere yatırım yapan siyasilerin devlet idaresini ele geçirmekten başka sonuç vermeyeceğini” defalarca göstermişlerdir. 2002’den bu yana Türkiye’de de yaşanan budur. İktidar partisine mensup siyasiler ve sözde akademisyenler, “siyasi başarılarını toplumun cahil kesimlerine borçlu olduklarını” defalarca ifade etmektedirler.
Halka yönelik olan tüm siyasi söylemlerinin, hiçbir rasyonel mantığının olmaması ve çoğu zaman bir söyledikleri bir söylediklerinin zıddına olmasına rağmen, toplumun yetersiz ve muhtaç kesimleri, kendilerine sağlanan cüz’i nemalara bakarak, sorgusuz-sualsiz desteklerini sürdürmektedirler. Bu açıdan bakıldığında AK Parti, Türkiye şartlarında iktidarın nasıl elde edilebileceği ve elde tutulabileceği hususunda, emsalsiz bir başarı örneğidir. Bunun için ise, Cumhuriyet’in dayandığı tüm temel değerlerin ve ilkelerin (adeta “zorunlu abonelik” gibi, her seçimde kendilerine oy vermekte olan), seçmenlerin zihinlerinden silinmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bunun da en önemli yolu, yepyeni bir “kurgu tarih” yaratmaktır. Cumhuriyet’in temel dayanağı olan tarihi gerçekleri insanların zihinlerinden silmek ise, Atatürk ve İnönü gibi önemli tarihi şahsiyetler itibarsızlaştırılmadan mümkün olamaz!
Elbette, yakın tarihimizin en büyük, en önemli ve en değerli tarihi şahsiyeti Mustafa Kemal Atatürk’tür. O’nun, insanların kafalarındaki kahramanlık imajı ve kalplerindeki sevgisi silinmeden, sözde Osmanlıcılık üzerinden kurgulanan hayali tarih masallarını insanlara kabul ettirmek mümkün olmuyor! Bu cümleden olmak üzere, ABD’li bazı akademisyenlerin yazdıkları kitaplarda ve Türkiye’de ve Ortadoğu’da görev yapan üst düzey görevlilerin, son 20-25 yıldır söylemlerinde sürekli olarak bir Osmanlı vurgusu yapmaları son derece dikkat çekici bir durumdur.
GERÇEK TARİHE KARŞI “HAYALİ KURGU” TARİH
Hiçbir şekilde reddedilemeyecek tartışmasız arşiv belgeleri ortadayken ve bu belgeler incelenip yayınlanmış olmasına rağmen, örneğin, “II. Abdühamit döneminde Osmanlı Devleti’nin tek bir karış toprak kaybetmediği” masalına, kayıtsız-şartsız ve sorgusuz-sualsiz bir şekilde inananlar maalesef bugün toplumun yarısından fazladır. Halbuki, 1876’dan 1909’a kadar süren 33 yıllık dönemde Osmanlı Devleti, başta Kıbrıs adası ve Mısır olmak üzere, yaklaşık “1 milyon 600 bin kilometrekare (Türkiye Cumhuriyeti yüzölçümünün iki katından fazla)” toprak kaybetmiştir. Tabii, “İstiklal Savaşı’nın hiç olmadığı”, “İskilipli Atıf’ın haksız yere idam edildiği”, “İngilizlerin tek kurşun atmadan İstanbul’u neden boşalttıkları” vb. gibi iddialar ve sorularla bu örnekler daha da çoğaltılabilir…
Bu tür ifadelerin en hayrete şayan olanı ise, Erdoğan’ın yakın bir zamanda II. Abdülhamit döneminde tek karış toprak kaybedilmediğini belirterek, Türk tarihçiliğinin dev isimlerini itibarsızlaştırma amaçlı sözleridir. Cumhurbaşkanlığı makamı, Türk Milletinin en saygın makamıdır; dolayısı ile bu makamı işgal etmekte olanların, o saygınlığın gerektirdiği düzeyde saygın bir ifade ve davranış üslubuna sahip olmaları beklenir. Halbuki, Ergün Poyraz’ın “Diplomasız” adlı kitabının kahramanı olan Erdoğan’ın, üslubunu hiçbir zaman kenar mahalle kahvehaneleri düzeyinin üzerine çıkarma kaygısı taşıdığı görülmüyor! (*)
MASALCI KURGU TARİHÇİLİĞİN PÎRLERİ
“Resmi Tarih” diye adlandırılarak, şan ve şeref dolu yakın tarihimizi itibarsızlaştırma girişimleri ilk olarak, Atatürk’ün en yakın mücadele arkadaşı İsmet İnönü’ye ve onun Türk Heyeti’nin başkanlığını yaptığı Lozan Konferansına ve Antlaşması’na (24 Temmuz 1923) yönelik medya ortamındaki eleştirileri ile Necip Fazıl Kısakürek tarafından başlatılmıştır. Ardından Kadir Mısıroğlu, Mustafa Müftüoğlu vb. gibi birçok isim ortaya çıkmıştır. Bunlar, şairlik ve yazı yazma ustalığı gibi, doğuştan sahip oldukları özel bazı yetenekler dışında, liseden sonra kayda değer hiçbir eğitimleri ve tarihçilikle de alakaları bulunmayan isimler.
Maalesef halkımızın iktidar partilerine oy vermekte olan kesimleri tarafından, Prof.Dr. Halil İnalcık, Prof.Dr. İlber Ortaylı, Prof.Dr. Erhan Afyoncu vb. gibi, tüm dünyada kendilerini kabul ettirmiş olan tarihçilerimiz değil de liseden sonra eğitimleri ve gerçekte hiçbir dini kaygıları bulunmayan, siyasal İslamcılığın bu ideolojik borazanlarının, “fikir dünyamızın, edebiyatımızın ve tarihçiliğimizin (ve de din davasının) önemli isimleri oldukları” zannedilmektedir. Burada bunu söylerken, son dönem edebiyatımızın en önemli isimlerinden bir olan Necip Fazıl’ın şairliğini küçümsediğimiz düşünülmemelidir; diğerlerinin ise, “ideolojik demagoji kalemşörleri” olmalarının ötesinde, herhangi bir kıymet-i harbiyeleri yoktur.
Türk Milletinin tarihinde, dış destekli operasyon projeleri hep olmuştur; ancak bununla birlikte, ilk zamanlarda başarılı görünseler de tamamının sonları hüsran olmuş, Türk Milletinin güçlü bağımsızlık iradesi tecelli etmiştir. Nasıl ki güneş balçıkla sıvanamıyorsa, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının, devlet törenlerini sabote etmek amacıyla Anıtkabir’e ücretli slogan çığırtkanları taşımaları türden çabalarıyla da, tarihimizin gerçekleri örtülemeyecek, Türk Milleti sonsuza dek ayakta uyutulamayacaktır.
Bizim, bu bapta bugün asıl, millet uyandığında olacaklara kafa yormamız çok daha önemli görünüyor.
______________________
(*) Erdoğan’ın avukatları, Ergün Poyraz’ın Diplomasız adlı kitabına karşı 2019’da açtıkları davayı, en son Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 03.03.2025 tarih ve 2019/479 E., 2020/280 K. sayılı kararı ile kaybetmişlerdir. Dolayısı ile de, bahse konu kitap piyasada serbestçe satılmaktadır.
-------------------
10 Kasım 2025 2019/479 E., 2020/280 K.