Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

“LİDER PARTİLERİ” İLE DEMOKRASİ OLMAZ!

Türkiye’de, siyaset “tepeden inmeci”dir ve tepeden inmeci siyasette başta demokrasi, insan hakları, ahlak ve adalet olmak üzere dinî, millî ve evrensel insanî değerlerin ve hasletlerin, “propaganda malzemesi” olmanın ötesinde zerre anlamı olmaz! Örneğin, zaman zaman (zamanında ya da erken) seçimlerin de, aslında öyle kayda değer fonksiyonel bir anlamı yoktur; ama, cahil kitleler bunu bilmez ve sandıkta keramet aramaya devam eder. Siyaset cambazları da birbirlerinin arkasından kuyu kazarak, bu işlerden güçlerinin yettiği derecede nemalanır, hepsi bu!.. Böyle olunca da örneğin, 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimlerinde, AK Parti’nin itirazı üzerine, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından, İstanbul’da, “aynı zarfın içindeki 4 farklı oydan 3’ünün geçerli, sadece bir tanesinin (Büyükşehir Belediye Başkanı için kullanılan oy) geçersiz sayılması” gibi, ahlaksızca milletle alay edildiği bir saçmalığı sorgulamayı hiç kimse akıl etmez. Maalesef, o meselede eleştirilmesi gereken, sadece YSK değil, yapılan bu siyasi ahlaksızlığa ses çıkarmayıp, güya tekrarlanan seçime katılan (en başta CHP olmak üzere) tüm siyasi partilerin Genel Başkanları, Genel Merkezlerindeki üst yönetim kadroları ile İstanbul’daki il ve ilçe yöneticileridir.   TÜRKİYE’NİN, TEK GERÇEK SİYASİ PARTİSİ CHP’DİR… Türkiye’de, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dışındaki tüm partiler, toplumsal siyasi kuruluşlar değil, liderlerin kişisel görüşlerine, arzularına ve hırslarına hizmet eden “siyasi görünümlü” kişisel çıkar merkezli kuruluşlardır. CHP ise, 04-11 Eylül 1919 tarihlerinde​​ toplanan Sivas Kongresi’nde, daha önce ülkenin çeşitli bölgelerinde kurulan ve kendi başlarına bölgesel kurtuluş mücadelesi vermekte olan Kuva-yı Milliyeci teşkilatların birleştirilerek teşkil edilen “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıdır. Mustafa Kemal Paşa (bu cemiyetin “Başkanı” olarak değil), yurdun her köşesinden gelen delegelerin katıldıkları Sivas Kongresi tarafından, bu cemiyetin “Heyet-i Temsiliye Reisi” olarak seçilmiştir. Üç yıl devam edem Millî Mücadele’nin 09 Eylül 1922’de zaferle sonuçlanması ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından yaklaşık iki buçuk ay sonra, 09 Eylül 1923 tarihinde toplanan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kurultayı’nda, “Halk Fırkası” adı ile siyasi parti olarak yeniden kurulmuştur. Bir yıl sonra (19 Kasım 1924) yapılan toplantıda ise, adının başına “Cumhuriyet” kelimesi eklenerek, “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını almıştır. Daha sonra ise, 1935 yılında gerçekleştirilen 4. Kurultay’da bu fırka, “Cumhuriyet Halk Partisi-CHP” adını almıştır. Çevreden merkeze ve aşağıdan yukarıya doğru bir yol izlenerek teşkil edildiği için, kuruluşu bakımından, ülkemizin yegane gerçek siyaset örgütü CHP’dir. Burada, kamuoyunda yaygın olarak kullanılan, “CHP’yi Atatürk kurdu” ifadesini de, çok daha doğru bir ifade ile, “CHP’nin kuruluşunda, Mustafa Kemal Paşa da yer almıştı” şeklinde değiştirmek gerekiyor. Çünkü, Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşuna katılan yerel ve bölgesel müdafaa-i hukuk cemiyetlerinin hiçbirini, Mustafa Kemal Paşa kurmamıştı.   ECEVİT VE SONRASINDA CHP DE “LİDER PARTİSİ” OLMUŞTUR Ne var ki, 14 Mayıs 1972’de yapılan 5. Kurultay’da Bülent Ecevit’in Genel Başkan seçilmesinden sonra, CHP de “halkın partisi” olmaktan çıkmış ve tüm diğerleri gibi, “lider partisi”ne dönüşmüştür. Uzun sözün kısası, bugünün CHP’si, 1923 yılında kurulan ve Mustafa Kemal Paşa’nın ilk Genel Başkanı olduğu o parti değildir artık. CHP’nin de lider partisine dönüşmesi ile Türk siyasetinde her şey “lider merkezli” olarak kurgulanmaya başlanmıştır. Bir liderin, yakın dostları ve arkadaşları ile bir araya gelip, yurdun çeşitli yerlerinde toplantılar yaparak (ve yaptırarak) kurulmuş olan sözde siyasi partilerin tamamı, gerçekte (öncelikle ve münhasıran) liderlerin ve çevresindeki dar kadroların kişisel çıkarlarına hizmet eden kuruluşlardır. Türkiye siyaset sahasını bütünüyle işgal etmekte olan bu kuruluşların, gerçekte “halka ve ülkeye hizmet” anlayışı ile zerre alakaları yoktur. Bu durumun en önemli göstergesi, tüm seçimlerde, seçim bölgelerindeki oy alma durumlarına göre, aday listelerinin “seçilebilme ihtimali yüksek olan” sıralarına yazılacak isimler, tek başlarına Genel Başkanlar tarafından belirlenmesidir. Kısacası, aday listelerinin oluşmasında, partilere oy veren tabanın da, partilerin üyelerinin ve sözde taşra örgütlerinin de (Genel Merkezler tarafından, adaylarla ilgili bilgileri temin etmenin dışında), kayda değer katkıları yoktur. Böyle bir tabloda, demokrasiden söz edilmesi kadar abes ne olabilir?   SİYASETTE GEÇERLİ TEK SERMAYE, “TOPLUMSAL YAYGIN CEHALET”TİR! Gerçek demokrasinin nasıl bir şey olduğu konusunda hiçbir bilgisi ve görgüsü olmayan halk, Genel Başkanların ve avanelerinin demokrasi nutukları ile ayakta uyutulur, ancak toplumun kahir ekseriyeti, bunun hiçbir zaman farkında bile olmaz. Gelişmiş toplumlarda, siyasi partilerin iç işleyişleri, çevreden merkeze (ve/veya aşağıdan yukarıya) doğru olduğundan, oralarda fonksiyonel manada demokrasiden söz etmek mümkündür. Gelişmiş toplumlarda siyasi partiler, halkın görüşleri ve beklentileri doğrultusunda, içinde bulunulan iç ve dış şartlar ile eldeki imkanlara göre, “toplumsal talepleri gerçekleştirmek” için çaba sarf ederler. O bakımdan, halkın görüşlerinin ve taleplerinin olabildiğince doğru bir şekilde tespit edilmesi, tüm partiler için son derece önemli ve öncelikli bir meseledir. Türkiye gibi geri kalmış toplumlarda ise, “liderlerin görüşlerinin halka benimsetilmesi” esastır. Bunun için, ileri ülkelerde, insanların sorgulama yeteneklerinin gelişmiş olması büyük bir önem taşır. Ama, bizim gibi ülkelerde, siyasetçilerin tüm umutları, halkın en gelişmemiş, en geri, en yoksul ve en cahil kesimleridir ki; geri kalmış ülkelerde, halkın %80’e yakın kesimi bu özelliklerdedir… Kısacası, geri kalmış ülke siyasetçilerinin yegane siyasi sermayeleri, toplumun çok büyük kesimlerindeki yaygın cehalet ve yoksulluktur. Çünkü, hem cahil ve hem de yoksul olan insanlar, temel yaşamsal ihtiyaçları ile boğuşmakta olduklarından, yaşadıkları çevrelerde, yurt içinde ve dünyada olup bitenlerle gerektiği şekilde ilgilenemezler, meseleleri algılayamazlar, anlayamazlar, gündelik olan-biten hadiselerin birbirleriyle olan bağlantılarını göremezler ve dolayısı ile de sorgulayamazlar. Kendilerine bedavadan sağlanacak (örneğin, “2 paket makarna” gibi) en küçük bir menfaat, cahil ve yoksul kitleleri oluşturan insanları, başta dini ve siyasi fanatizm olmak üzere, dehşetli bir yobazlığa sürükler. Fanatizm için kullanılmakta olan en elverişli malzemeler ise, başta din olmak üzere, çarpıtılmış tarih ile ulusal ve evrensel insanî ortak değerlerdir. İşte, lider partilerinin, üzerinde tepinmekte oldukları toplumsal zemin, tam olarak budur.   GELİŞMİŞ ÜLKELERİN SİYASETÇİLERİ, HALKIN SESLERİDİR. Gelişmiş ülkelerinin siyasetçileri, kendi hedef kitlelerini teşkil eden toplum kesimlerinin temsilcileri ve sesleridirler. O nedenle, toplumda ortaya çıkan ortak talepleri ve ortak düşünceleri olabildiğince doğru ve hızla tespit etmek için büyük çaba sarf ederler; aksi taktirde, kamuoyu gündemi ile ilgili olarak, isabetsiz söylemlere ve davranışlara sapabilirler. Yani siyasi liderler, gündemle ilgili konuşmalarının, toplum kesimlerinde güçlü karşılıklarının olmasını arzu ederler. Ama, Türkiye gibi ülkelerde, siyasetçilerin böyle bir dertleri yoktur; çünkü onlar, hitap etmekte oldukları toplum kesimlerine (çeşitli toplum mühendisliği yöntemlerini kullanarak), kişisel çıkarlarının gereği olan kendi görüşleri anlatmaya, benimsetmeye ve kabul ettirmeye çalışırlar. Geri kalmış memleketlerde kamuoyu, “tepeden tabana doğru” siyasetçiler tarafından oluşturulduğu için, onların başarıları da, tamamen kendi çıkar merkezli olarak ortaya koydukları görüşleri, hedef kitlelerine anlatma, benimsetme ve kabul ettirmede gösterdikleri performansla ve nihayet, seçimlerde aldıkları oylarla ölçülür. Gelişmiş toplumlarda ise kamuoyunu tepeden siyasetçiler oluşturmaz; kamuoyu, özgür iletişim imkanları sağlanarak, serbestçe ve doğal bir şekilde oluşur. Siyasetçiler de, kamuoyunda ortaya çıkan ortak toplumsal görüşlerle yönlerini ve yöntemlerini belirlerler. Böylece, siyasetçilerin başarıları önce, gündelik söylemlerinde halkın talep ve görüşlerinin sözcüsü olabilmeleriyle, sonra da seçimlerde alıkları oylarla ölçülür.   KAMUOYU, SERBESTÇE VE DOĞAL BİR ŞEKİLDE OLUŞMALIDIR! Kamuoyunun serbestçe ve doğal bir şekilde oluşması ile ilgili olarak, tüm dünyada kabul edilen bazı ortak ölçüler, ilkeler ve şartlar söz konusudur. Bunlar, “insanlar (bireyler ve toplumlar), yaşadıkları çevrelerde, ülkelerinde ve dünyada olan bitenlerle ilgili olarak zamanında, yeterince ve doğru olarak bilgi sahibi olma hakkına sahiptirler.” şeklinde özetlenebilir. Dünyanın tüm ülkelerinde, bu amaca hizmet etmek üzere (Basın Kanunun gibi), koruyucu kanuni düzenlemeler yapılmıştır. İnsanların zamanında, yeterli ve doğru bilgi almalarını engelleyecek, insanların görüş ve kanaatlerini şu ya da bu yönde etkileyecek her türlü yapay müdahaleler ve kasıtlı davranışlar, büyük suçtur ve cezaları da hayli ağırdır. Başta her kademedeki kamu görevlileri ile medya organları ve kuruluşları olmak üzere, herhangi bir kişi ve kuruluş tarafından halka yanıltıcı bilgi verilmesi (dezenformasyon), ağır cezalar gerektiren suçtur. Bu tür kanuni düzenlemeler, güya bizim gibi geri kalmış ülkelerde de (sadece kâğıt üzerinde) vardır, ama bunların, “iktidarların çıkarlarını koruma”nın dışında hiçbir fonksiyonu yoktur. Geri kalmış ülkelerde maalesef, halka yanıltıcı bilgiler en çok (“kamuoyunu, kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek” amacıyla), kamu görevlileri ile üst seviyelerdeki siyasetçiler tarafından verilmektedir. Bu gibi ülkelerde, sadece siyasetçiler ve üst düzey kamu görevlileri değil, konuşan herkes, doğruluktan yana mangalda kül bırakmaz. Ancak, halka yönelik dezenformasyonların asıl kaynakları olan iktidarlara ve onlara hizmet etmekte olan kamu görevlilerine karşı, Anayasa dahil, sözde yürürlükte olan kanuni düzenlemeler işletilemez! --------------------- 29 Haziran 2026
Ekleme Tarihi: 30 Haziran 2026 -Salı

“LİDER PARTİLERİ” İLE DEMOKRASİ OLMAZ!

Türkiye’de, siyaset “tepeden inmeci”dir ve tepeden inmeci siyasette başta demokrasi, insan hakları, ahlak ve adalet olmak üzere dinî, millî ve evrensel insanî değerlerin ve hasletlerin, “propaganda malzemesi” olmanın ötesinde zerre anlamı olmaz! Örneğin, zaman zaman (zamanında ya da erken) seçimlerin de, aslında öyle kayda değer fonksiyonel bir anlamı yoktur; ama, cahil kitleler bunu bilmez ve sandıkta keramet aramaya devam eder. Siyaset cambazları da birbirlerinin arkasından kuyu kazarak, bu işlerden güçlerinin yettiği derecede nemalanır, hepsi bu!..

Böyle olunca da örneğin, 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimlerinde, AK Parti’nin itirazı üzerine, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından, İstanbul’da, “aynı zarfın içindeki 4 farklı oydan 3’ünün geçerli, sadece bir tanesinin (Büyükşehir Belediye Başkanı için kullanılan oy) geçersiz sayılması” gibi, ahlaksızca milletle alay edildiği bir saçmalığı sorgulamayı hiç kimse akıl etmez. Maalesef, o meselede eleştirilmesi gereken, sadece YSK değil, yapılan bu siyasi ahlaksızlığa ses çıkarmayıp, güya tekrarlanan seçime katılan (en başta CHP olmak üzere) tüm siyasi partilerin Genel Başkanları, Genel Merkezlerindeki üst yönetim kadroları ile İstanbul’daki il ve ilçe yöneticileridir.

 

TÜRKİYE’NİN, TEK GERÇEK SİYASİ PARTİSİ CHP’DİR…

Türkiye’de, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) dışındaki tüm partiler, toplumsal siyasi kuruluşlar değil, liderlerin kişisel görüşlerine, arzularına ve hırslarına hizmet eden “siyasi görünümlü” kişisel çıkar merkezli kuruluşlardır. CHP ise, 04-11 Eylül 1919 tarihlerinde​​ toplanan Sivas Kongresi’nde, daha önce ülkenin çeşitli bölgelerinde kurulan ve kendi başlarına bölgesel kurtuluş mücadelesi vermekte olan Kuva-yı Milliyeci teşkilatların birleştirilerek teşkil edilen “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıdır. Mustafa Kemal Paşa (bu cemiyetin “Başkanı” olarak değil), yurdun her köşesinden gelen delegelerin katıldıkları Sivas Kongresi tarafından, bu cemiyetin “Heyet-i Temsiliye Reisi” olarak seçilmiştir.

Üç yıl devam edem Millî Mücadele’nin 09 Eylül 1922’de zaferle sonuçlanması ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından yaklaşık iki buçuk ay sonra, 09 Eylül 1923 tarihinde toplanan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kurultayı’nda, “Halk Fırkası” adı ile siyasi parti olarak yeniden kurulmuştur. Bir yıl sonra (19 Kasım 1924) yapılan toplantıda ise, adının başına “Cumhuriyet” kelimesi eklenerek, “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını almıştır. Daha sonra ise, 1935 yılında gerçekleştirilen 4. Kurultay’da bu fırka, “Cumhuriyet Halk Partisi-CHP” adını almıştır. Çevreden merkeze ve aşağıdan yukarıya doğru bir yol izlenerek teşkil edildiği için, kuruluşu bakımından, ülkemizin yegane gerçek siyaset örgütü CHP’dir. Burada, kamuoyunda yaygın olarak kullanılan, “CHP’yi Atatürk kurdu” ifadesini de, çok daha doğru bir ifade ile, “CHP’nin kuruluşunda, Mustafa Kemal Paşa da yer almıştı” şeklinde değiştirmek gerekiyor. Çünkü, Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşuna katılan yerel ve bölgesel müdafaa-i hukuk cemiyetlerinin hiçbirini, Mustafa Kemal Paşa kurmamıştı.

 

ECEVİT VE SONRASINDA CHP DE “LİDER PARTİSİ” OLMUŞTUR

Ne var ki, 14 Mayıs 1972’de yapılan 5. Kurultay’da Bülent Ecevit’in Genel Başkan seçilmesinden sonra, CHP de “halkın partisi” olmaktan çıkmış ve tüm diğerleri gibi, “lider partisi”ne dönüşmüştür. Uzun sözün kısası, bugünün CHP’si, 1923 yılında kurulan ve Mustafa Kemal Paşa’nın ilk Genel Başkanı olduğu o parti değildir artık. CHP’nin de lider partisine dönüşmesi ile Türk siyasetinde her şey “lider merkezli” olarak kurgulanmaya başlanmıştır.

Bir liderin, yakın dostları ve arkadaşları ile bir araya gelip, yurdun çeşitli yerlerinde toplantılar yaparak (ve yaptırarak) kurulmuş olan sözde siyasi partilerin tamamı, gerçekte (öncelikle ve münhasıran) liderlerin ve çevresindeki dar kadroların kişisel çıkarlarına hizmet eden kuruluşlardır. Türkiye siyaset sahasını bütünüyle işgal etmekte olan bu kuruluşların, gerçekte “halka ve ülkeye hizmet” anlayışı ile zerre alakaları yoktur. Bu durumun en önemli göstergesi, tüm seçimlerde, seçim bölgelerindeki oy alma durumlarına göre, aday listelerinin “seçilebilme ihtimali yüksek olan” sıralarına yazılacak isimler, tek başlarına Genel Başkanlar tarafından belirlenmesidir. Kısacası, aday listelerinin oluşmasında, partilere oy veren tabanın da, partilerin üyelerinin ve sözde taşra örgütlerinin de (Genel Merkezler tarafından, adaylarla ilgili bilgileri temin etmenin dışında), kayda değer katkıları yoktur. Böyle bir tabloda, demokrasiden söz edilmesi kadar abes ne olabilir?

 

SİYASETTE GEÇERLİ TEK SERMAYE, “TOPLUMSAL YAYGIN CEHALET”TİR!

Gerçek demokrasinin nasıl bir şey olduğu konusunda hiçbir bilgisi ve görgüsü olmayan halk, Genel Başkanların ve avanelerinin demokrasi nutukları ile ayakta uyutulur, ancak toplumun kahir ekseriyeti, bunun hiçbir zaman farkında bile olmaz. Gelişmiş toplumlarda, siyasi partilerin iç işleyişleri, çevreden merkeze (ve/veya aşağıdan yukarıya) doğru olduğundan, oralarda fonksiyonel manada demokrasiden söz etmek mümkündür.

Gelişmiş toplumlarda siyasi partiler, halkın görüşleri ve beklentileri doğrultusunda, içinde bulunulan iç ve dış şartlar ile eldeki imkanlara göre, “toplumsal talepleri gerçekleştirmek” için çaba sarf ederler. O bakımdan, halkın görüşlerinin ve taleplerinin olabildiğince doğru bir şekilde tespit edilmesi, tüm partiler için son derece önemli ve öncelikli bir meseledir. Türkiye gibi geri kalmış toplumlarda ise, “liderlerin görüşlerinin halka benimsetilmesi” esastır. Bunun için, ileri ülkelerde, insanların sorgulama yeteneklerinin gelişmiş olması büyük bir önem taşır. Ama, bizim gibi ülkelerde, siyasetçilerin tüm umutları, halkın en gelişmemiş, en geri, en yoksul ve en cahil kesimleridir ki; geri kalmış ülkelerde, halkın %80’e yakın kesimi bu özelliklerdedir…

Kısacası, geri kalmış ülke siyasetçilerinin yegane siyasi sermayeleri, toplumun çok büyük kesimlerindeki yaygın cehalet ve yoksulluktur. Çünkü, hem cahil ve hem de yoksul olan insanlar, temel yaşamsal ihtiyaçları ile boğuşmakta olduklarından, yaşadıkları çevrelerde, yurt içinde ve dünyada olup bitenlerle gerektiği şekilde ilgilenemezler, meseleleri algılayamazlar, anlayamazlar, gündelik olan-biten hadiselerin birbirleriyle olan bağlantılarını göremezler ve dolayısı ile de sorgulayamazlar. Kendilerine bedavadan sağlanacak (örneğin, “2 paket makarna” gibi) en küçük bir menfaat, cahil ve yoksul kitleleri oluşturan insanları, başta dini ve siyasi fanatizm olmak üzere, dehşetli bir yobazlığa sürükler. Fanatizm için kullanılmakta olan en elverişli malzemeler ise, başta din olmak üzere, çarpıtılmış tarih ile ulusal ve evrensel insanî ortak değerlerdir. İşte, lider partilerinin, üzerinde tepinmekte oldukları toplumsal zemin, tam olarak budur.

 

GELİŞMİŞ ÜLKELERİN SİYASETÇİLERİ, HALKIN SESLERİDİR.

Gelişmiş ülkelerinin siyasetçileri, kendi hedef kitlelerini teşkil eden toplum kesimlerinin temsilcileri ve sesleridirler. O nedenle, toplumda ortaya çıkan ortak talepleri ve ortak düşünceleri olabildiğince doğru ve hızla tespit etmek için büyük çaba sarf ederler; aksi taktirde, kamuoyu gündemi ile ilgili olarak, isabetsiz söylemlere ve davranışlara sapabilirler. Yani siyasi liderler, gündemle ilgili konuşmalarının, toplum kesimlerinde güçlü karşılıklarının olmasını arzu ederler. Ama, Türkiye gibi ülkelerde, siyasetçilerin böyle bir dertleri yoktur; çünkü onlar, hitap etmekte oldukları toplum kesimlerine (çeşitli toplum mühendisliği yöntemlerini kullanarak), kişisel çıkarlarının gereği olan kendi görüşleri anlatmaya, benimsetmeye ve kabul ettirmeye çalışırlar.

Geri kalmış memleketlerde kamuoyu, “tepeden tabana doğru” siyasetçiler tarafından oluşturulduğu için, onların başarıları da, tamamen kendi çıkar merkezli olarak ortaya koydukları görüşleri, hedef kitlelerine anlatma, benimsetme ve kabul ettirmede gösterdikleri performansla ve nihayet, seçimlerde aldıkları oylarla ölçülür. Gelişmiş toplumlarda ise kamuoyunu tepeden siyasetçiler oluşturmaz; kamuoyu, özgür iletişim imkanları sağlanarak, serbestçe ve doğal bir şekilde oluşur. Siyasetçiler de, kamuoyunda ortaya çıkan ortak toplumsal görüşlerle yönlerini ve yöntemlerini belirlerler. Böylece, siyasetçilerin başarıları önce, gündelik söylemlerinde halkın talep ve görüşlerinin sözcüsü olabilmeleriyle, sonra da seçimlerde alıkları oylarla ölçülür.

 

KAMUOYU, SERBESTÇE VE DOĞAL BİR ŞEKİLDE OLUŞMALIDIR!

Kamuoyunun serbestçe ve doğal bir şekilde oluşması ile ilgili olarak, tüm dünyada kabul edilen bazı ortak ölçüler, ilkeler ve şartlar söz konusudur. Bunlar, “insanlar (bireyler ve toplumlar), yaşadıkları çevrelerde, ülkelerinde ve dünyada olan bitenlerle ilgili olarak zamanında, yeterince ve doğru olarak bilgi sahibi olma hakkına sahiptirler.” şeklinde özetlenebilir. Dünyanın tüm ülkelerinde, bu amaca hizmet etmek üzere (Basın Kanunun gibi), koruyucu kanuni düzenlemeler yapılmıştır. İnsanların zamanında, yeterli ve doğru bilgi almalarını engelleyecek, insanların görüş ve kanaatlerini şu ya da bu yönde etkileyecek her türlü yapay müdahaleler ve kasıtlı davranışlar, büyük suçtur ve cezaları da hayli ağırdır. Başta her kademedeki kamu görevlileri ile medya organları ve kuruluşları olmak üzere, herhangi bir kişi ve kuruluş tarafından halka yanıltıcı bilgi verilmesi (dezenformasyon), ağır cezalar gerektiren suçtur.

Bu tür kanuni düzenlemeler, güya bizim gibi geri kalmış ülkelerde de (sadece kâğıt üzerinde) vardır, ama bunların, “iktidarların çıkarlarını koruma”nın dışında hiçbir fonksiyonu yoktur. Geri kalmış ülkelerde maalesef, halka yanıltıcı bilgiler en çok (“kamuoyunu, kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek” amacıyla), kamu görevlileri ile üst seviyelerdeki siyasetçiler tarafından verilmektedir. Bu gibi ülkelerde, sadece siyasetçiler ve üst düzey kamu görevlileri değil, konuşan herkes, doğruluktan yana mangalda kül bırakmaz. Ancak, halka yönelik dezenformasyonların asıl kaynakları olan iktidarlara ve onlara hizmet etmekte olan kamu görevlilerine karşı, Anayasa dahil, sözde yürürlükte olan kanuni düzenlemeler işletilemez!

---------------------

29 Haziran 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.