Millet olarak, 66 yıldır lanetler okuduğumuz ve yerden yere vurduğumuz 27 Mayıs 1960 darbesini yapan askerler, 14 Ekim 1960 ile 15 Eylül 1961 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Yassıada Yargılamaları”nın tüm duruşmalarını (o tarihlerde televizyon yoktu), 14 ay boyunca TRT radyolarından, canlı olarak naklen ve geceleri de bant yayını şeklinde olmak üzere, her gün iki kez yayınlamışlardı. Ayrıca, o duruşmaları filme de kaydetmişler, arşivlerde meraklılarını bekliyor.
07 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti’nin (DP) kurulduğu günden bu yana, başta Adnan Menderes ve Celal Bayar olmak üzere, DP savunuculuğu ve destekçiliği yapanlar, arşivlerdeki bu filmleri nedense pek gündeme getirmemiştir. Ama, o film kayıtlarından kısa bir bölüm, nasıl olduysa, 12 yıl önce (aşağıdaki linkte verilen örnekte olduğu gibi) TV yayınlarında yer aldı ve sonra da internet ortamında çokça paylaşıldı (*). Günümüzdeki “İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu Davası”, pek çok bakımdan Yassıada Yargılamaları’na benzetilebilir. İç ve dış kamuoyu tarafından yoğun talep ve beklentilere rağmen, bu davanın duruşmaları televizyonlardan yayınlanmıyor! Davanın seyri ile ilgili olarak (CHP tarafından “Cumhurbaşkanı Adayı” olarak ilan edilen), Ekrem İmamoğlu’nun avukatları tarafından basına verilen bilgiler ile, arada bir (İmamoğlu aleyhine), yandaş medya kuruluşlarına özel olarak servis edilen bazı bilgiler dışında, kamuoyuna pek bilgi verilmiyor.
HER ŞEYE RAĞMEN İMAMOĞLU ÖNDE GÖRÜNÜYOR
Bilindiği üzere, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, 19 Mart 2025 tarihinde, dönemin İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek (kendisi şu sıralar Adalet Bakanı) tarafından gözaltına alınmış ve 23 Mart 2025 tarihinde mahkemece tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderilmişti. İmamoğlu hakkında 13 Eylül 2025'te açılan davanın duruşmalarına ise, 27 Şubat 2026 tarihinde başlandı. O tarihten bu yana, haftada birkaç gün şeklinde sürdürülen duruşmaların 41’incisi, geçen 21 Mayıs Perşembe günü gerçekleştirildi. “Etkin pişmanlık itirafçıları(?)” ile birtakım “gizli tanıklar”ın ifadelerine dayanılarak açılan bu davada halihazırda, Ekrem İmamoğlu ile birlikte, 77’si tutuklu 414 sanık yargılanıyor.
Aylardır, İmamoğlu’na yönelik olarak, yandaş medya organlarında ve internet mecralarındaki iktidar trolleri tarafından köpürtüle köpürtüle yayınlanan suçlamalar ve iddialarla ilgili olarak (gizli tanıklar ve itirafçıların ifadelerinden başka), henüz kayda değer hiçbir somut belge mahkemenin önüne konulabilmiş değil. İddianamenin dayandırıldığı ifadelerin sahipleri olan gizli tanık ve itirafçıların en önemlileri, polis ve savcı tarafından alınan ve dosyada yer alan ifadelerini, “baskı altında alındığını” belirterek mahkeme önünde reddediyorlar.
İşin en ilginç yanı ise, iktidar cenahı tarafından kendisine yönelik karalama kampanyalarının başlatıldığı günden bu yana, İmamoğlu’nun kamuoyu nezdinde puanı yükseliyor. Çeşitli kamuoyu araştırma şirketlerinin zaman zaman yapmakta oldukları kamuoyu araştırmalarında Ekrem İmamoğlu, Erdoğan karşısında açık ara önde görünüyor; dahası, ara giderek İmamoğlu lehine açılmaya devam ediyor. Elbette, bu durum Erdoğan tarafından kabul edilebilir bir şey değil! Kendisini yakından tanıyanlar Erdoğan’ın, kamuoyu nezdinde kendisini İmamoğlu’nun üzerine çıkarabilmek için (meşru ya da gayrimeşru, açık ya da gizli), akla gelen her şeyi pervasızca yapacağını düşünürler ve bunu beklerler.
CUMHURİYET’TEN MONARŞİYE GİDEN YOLDA ÖNEMLİ BİR VİRAJ ALINIYOR!
Şimdi gelelim şu meşhur “butlan (hukuken geçersizlik)” davasına… Konuya girmeden önce, butlan davasında asıl hedefin, CHP ya da İmamoğlu olmadığını belirtmek gerekiyor! CHP ve İmamoğlu, asıl hedefe giden yolda, Erdoğan için sadece, fevkalade can sıkıcı engellerdir. Erdoğan’ın (ve arkasındaki iç ve dış tüm güçlerin) asıl hedefi, Cumhuriyeti ortadan kaldırarak, Türkiye’nin siyasi rejimini “monarşi”ye çevirmektir. Türkiye “tek adam rejimi”ne geçirildiği günden bu yana gayet açık bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, Erdoğan ve ailesi “hanedan” olma hayali ve sevdası içindedirler. Erdoğan’ın bu yoldaki en önemli destekçileri ve ortakları ise, Türkiye’deki belli başlı tarikatlar ve dinci cemaatler ile ABD-İngiltere-İsrail bloku öncülüğündeki batılı emperyalistlerdir.
Türkiye’nin siyasi rejimini cumhuriyetten monarşiye dönüştürme yolunda, CHP ve onun gerçek siyasi lideri olan İmamoğlu engellerinin bir şekilde aşılması gerekiyor. Erdoğan’ın elinde, bugün artık tümüyle denetimi altına almış olduğu “yargı” silahından başka, CHP’ye ve İmamoğlu’na karşı kullanabileceği hiçbir araç yok! Eskiden Türk Silahlı Kuvvetleri Cumhuriyet’in en önemli koruyucusuydu. Erdoğan, FETÖ ile birlikte gerçekleştirdiği Ergenekon (2007) ve Balyoz (2010) davaları ile 15 Temmuz 2016 operasyonu sayesinde, bu meseleyi büyük ölçüde halletmiş görünüyor. Şu son 10 yıldır ortada, Türk Silahlı Kuvvetleri olarak “Cumhuriyet’in savunucusu” olduklarını söyleyen tek bir komutan (!?) görmüyoruz. TSK artık cumhuriyetin değil, sarayın koruyucusu konumunu benimsemiş görünüyor…
Erdoğan, siyasi ortağı Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte, CHP ve İmamoğlu engellerini ortadan kaldırdıktan sonra, muhalefetteki diğer partilere (örtülü ya da açıkça), “Benim talimatlarım dışına çıkarsanız, sizin de akıbetiniz böyle olur.” tehdidini yapabilecektir. Tarihte, siyasi rakiplerine karşı asker, polis ve yargı silahlarını kullanan diktatörlerin hazin sonları ile ilgili sayısız örnek vardır. Ne var ki, geçmişten ders ve ibret alınmadığından dolayı tarih tekerrür eder durur. Görünen o ki Erdoğan, bu durumun Türkiye’deki örneği olma yolunda doludizgin yoluna devam edecek.
BUTLAN DAVASI, SADECE CHP İLE İLGİLİ BİR MESELE MİDİR?
Peki, Erdoğan aklını başına toplayıp bu yoldan dönebilir mi? Kesin olarak ifade etmek gerekir ki, asla ve kat’a dönemez! Çünkü, yaklaşık çeyrek asırdır koşmakta olduğu yol ve istikamette Erdoğan, kendisi “asıl inisiyatif sahibi” değil (kendisinin de defalarca ifade ettiği üzere) “görevlendirilmiş” bir elemandır. Örneğin, 2004 yılında, kendisinin “Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı” olduğunu söylediğinde, ilginç bir şekilde hiç kimse ona, “kendisine bu görevi kimin verdiğini” sormadı! Yine kendisinin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu 1990’lı yılların ortalarında yaptığı bir konuşmada, “Eğer benim emir-komuta merkezim, bana papaz elbisesi giyeceksin diyorsa, bu şekilde gider görevimi yaparım.” şeklinde bir ifadesi vardır (**). O zaman da hiç kimse Erdoğan’a, bağlı olduğu o “emir-komuta merkezi”nin neresi olduğunu sormamıştı!
İşin esasını ve özünü ifade etmek gerekirse, butlan davası, sadece CHP ile ilgili bir mesele değildir. Türkiye’nin siyasi rejimini, temeli “kuvvetler ayrılığı” olan cumhuriyetten, tamamen tek adam rejimine (monarşiye) çevirme projelerinin bir aşamasında, yargı sisteminin araç olarak kullanıldığı ve aslında tüm siyasal sistemimizi hedef alan bir operasyondur… Böyle bir sistemde ya bir daha hiç seçim olmayacak, ya da seçim olsa bile, iktidar mevkii açısından hiçbir önemi olmayacaktır. Tüm siyasi erklerin tek bir kişide toplandığı bir hanedan saltanatı, devletin siyasi rejimi olacaktır. CHP’nin, 04-05 Kasım 2023 tarihinde yapılan 38. Olağan Kurultayı’ndan, bir buçuk yıl sonra 15 Şubat 2025 tarihinde, eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ve arkadaşları tarafından “delege iradesinin sakatlandığı” iddiası ile “kurultayın iptali” talebiyle bir dava açıldı, ancak bu dava 24 Ekim 2025'te Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından reddedildi. Bunun üzerine, Lütfü Savaş ve arkadaşları, davayı istinaf incelemesi için Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’ne taşıdılar.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’Nİ KURAN PARTİYE SUİKAST
38. Olağan Kurultay’da CHP Genel Başkanı seçilen Özgür Özel ve parti üst yönetimi, bu dava nedeniyle partiye kayyum atanması ihtimalini bertaraf etmek amacıyla, 06 Nisan 2025'te Olağanüstü Kurultay yapılması kararı aldılar ve bu kararı gerçekleştirdiler. Ancak, yaklaşık bir yıl sonra, eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın 31 Mart 2026’da tutuklandıktan iki ay sonra “etkin pişmanlık” kapsamında verdiği ifadelere dayanılarak yeniden açılan dava ile daha önce açılan ve ilgili mahkemece reddedildiğinden istinafa taşınmış olan Lütfü Savaş ve arkadaşlarının davası, Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde birleştirildi. Tüm bu süreçte, konuyla ilgili olarak (aslında hiç de önemli olmayan) abartılı magazinsel yayınlar ve paylaşımlarla kamuoyu meşgul edilerek, insanlar adeta ayakta uyutuldu.
Nihayet, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi tarafından, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile 21. Olağanüstü Kurultayı’nın iptali talebiyle açılan davada, “her iki kurultay hakkında mutlak butlan” ve “Kemal Kılıçdaroğlu ve parti organlarının görevlerine iadeleri karar verildi (21 Mayıs 2026). Bu kararlarla aslında, 1919-1922 yıllarında Millî Mücadele’yi yürütmüş olan “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin ve Kuva-yı Milliye ruhunun devamı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuş olan CHP gibi bir partinin (aslında tüm Türk siyasetinin de) temelleri dinamitlenmiş oluyor.
CHP’nin ve Türk siyasetinin enkazları üzerinde kendilerine saltanat kurma hayalleri ile, batılı emperyalistlerin çıkarlarına hizmete soyunanların, dehşetli bir şekilde pişman olacakları, ama o zamanki pişmanlıklarının kendilerine hiçbir yarar sağlamayacağı günlerin fazla uzak olmadığını düşünmek ve ümit etmek istiyorum.
_____________
(*) https://www.youtube.com/watch?v=X78aFCmyE_I
(**) https://www.youtube.com/watch?v=9FyBbzxTWwY
-------------------
25 Mayıs 2026