Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

ÖNCE SEVR’İ, SONRA LOZAN’I VE SONRA DA MONTRÖ’YÜ BİLMEDEN OLMAZ!

I. Dünya Savaşı’nın tam olarak ne olduğu anlaşılmadan, son yüz yıl içinde dünyada, bölgemizde ve ülkemizde olan-biten hadiseler ve tüm bu hadiselerin birbirleri ile olan bağıntıları anlaşılamaz. Konuya devam etmeden önce, I. Dünya Savaşı’na nasıl gelindiği hususunda bazı hatırlatmalar yapmak gerekiyor. 15. ve 16. yüzyıllarda, denizcilikte elde ettikleri gelişmeler, Avrupalıları Doğu’nun zenginliklerine ulaşmak amacıyla yeni ticaret yolları arayışına yöneltti. Uzun ve hayli maceralı okyanus ötesi yolculuklar yapıldı ve daha önce varlıkları bilinmeyen (ve insanları son derece geri ve ilkel durumda olan) kuzey ve güney Amerika ile Avustralya kıtaları keşfedildi. Avrupa ülkelerinde, 18. yüzyıl ortalarından itibaren başlayan sanayileşmenin ortaya çıkardığı üretim artışı nedeniyle yeni pazarlar, daha çok hammadde ve daha kullanışlı enerji ihtiyaçları ortaya çıktı. Avrupa ülkeleri arasında bu üç konuda başlayan rekabet, yeni keşfedilen ve deniz yoluyla kolayca ulaşılabilen uzak ülkelerin sömürgeleşmesi (koloniler) sürecini başlattı. Aynı dönemde yaşanan bilimsel gelişmeler ve teknolojik icatlar, 19. yüzyılda Avrupa ülkeleri arasındaki rekabeti hem hızlandırdı, hem de sertleştirdi. Neticede, ekonomik çıkarlar temelinde (yeni pazar hedefleri ve hammadde kaynaklarına hakim olmak için), ülkeler arasında yaşanmaya başlayan rekabet giderek sertleşerek Avrupa’nın, emperyalist amaçlarla birbirleri ile her alanda rekabet ve çatışma halinde olan, iki keskin kampa ayrılmasına yol açtı.   DEVLET-İ ÂLİYYE’DEN, DÜVEL-İ MUAZZAMA ANLAYIŞINA GEÇİŞ! Avrupa’da bu gelişmeler olurken, kendisini resmî olarak “Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye (Muhteşem Osmanlı Devleti)” olarak adlandıran Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda Devlet-i Âliyye olmaktan çıktı ve Osmanlı sarayı, bürokrasisi ve aydınları, batılı bazı ülkelerin olağanüstü güçlü devletler olduklarını kabul etmeye ve onları, “Düvel-i Muazzama (En büyük devletler)” diye nitelemeye başladılar. Avrupa ülkelerinin tüm dünyada ticarete, hammadde ve enerji kaynaklarına hakim olmaya başlamaları, Osmanlı Devleti’nin önce ekonomisinin ve sonra da mali yapısının çökmesine yol açtı. Kurulduğu dönemden sonra geçen, yaklaşık 500 yıl boyunca, dışarıdan borç almamış olan Osmanlı Devleti, Rusya ile savaşmakta olduğu 1829 yılında, Rotchild’lerden, parasını sonra ödemek üzere buğday alarak, kendi tarihindeki ilk dış borcu almış oldu. İşin ilginç yanı ise, Osmanlı Devleti, aldığı o buğdayların parasının tamamını ödeyememiştir. Aradan 25 yıl geçtikten sonra, yine Ruslarla yapılan bir savaş (1853-1856 Kırım Savaşı) sırasında, İngiltere’den borç para alınıyor. Osmanlı Devleti’nin bu şekilde başlayan “dışarıya borçlanma ve aldığı borçları ödeyememe” süreci, I. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir. Padişah II. Abdülhamit döneminde, dış borçların ödenebilmesi amacıyla, 1881 yılında, alacaklıların temsilcilerinden oluşan “Duyun-ı Umumiye (Düyûn-ı Umûmiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi)” idaresi kurulur; ancak, ufak-tefek bazı ödemeler yapılmış olsa da, asıl büyük borçların ödenmesi mümkün olmaz. Avrupa ülkelerinden aldığı borçları ödeyemeyen Osmanlı Devleti alacaklı ülkelerin firmalarına, başta demiryolu işletmeciliği ve madencilik olmak üzere, irili-ufaklı ekonomik faaliyet imtiyazları (kapitülasyonlar) vermek zorunda kalır. Ne var ki, bu imtiyazlar, Osmanlı ülkesini zamanla, batılı ülkelerin birbirleriyle rekabet ettikleri, açık sömürü alanı haline getirir.   I. DÜNYA SAVAŞI VE SONRASI Avrupa ülkelerinin baş döndürücü bir hızla sanayileşmekte oldukları; ama Osmanlı Devleti’nin bilimde, sanayide ve teknoloji alanlarındaki gelişmeleri algılayamadığı 19. yüzyıl aslında, başta Türk milleti olmak üzere, doğu ülkeleri için felaket zillerinin çalmaya başladığı dönemdir. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Rus Çarlığı’nın da batılı ülkeler arasındaki rekabete dahil olması, başta İngiltere olmak üzere, önde gelen Avrupa ülkeleri için Akdeniz’de hakimiyet mücadelesine yol açar. Avrupalılar (özellikle de 1869’da Süveyş Kanalı’nın da açılması ile) Hindistan yolunun güvenliği bakımından Akdeniz’de mutlak hakimiyet kurmak derdine düşerler. Akdeniz’in güvenliğinde Rusya’ya karşı, bir süre Osmanlı Devleti’ni tampon olarak gören ve destekleyen Avrupa ülkeleri, Rusya ve İngiltere’nin 1907 yılında Rusya ile Afganistan, Tibet ve İran üzerindeki iddialar ve talepler hususunda anlaşmaları (31 Ağustos 1907- St. Petersburg İngiliz-Rus Antantı), Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerinde, öncesine göre oldukça önemli değişikliklere yol açtı. Avrupa ülkeleri, 20. yüzyılın başlarında, iki düşman blok haline geldiler. Bir tarafta, İngiltere, Rusya, İtalya ve Fransa’nın öncülüğündeki “İtilaf Devletleri”, diğer tarafta Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Sırbistan öncülüğündeki (ve sonradan Osmanlı Devleti’nin de katılacağı) “İttifak Devletleri” şeklinde, sadece Avrupa ülkelerinin değil, Japonya, Çin, Güney Afrika vb. gibi uzak ülkelerin de dahil oldukları, adeta tüm dünya ülkelerinin katıldığı bir bloklaşma yaşandı. Neticede, 1914 yılında büyük savaş başladı ve 1918 yılında sona erdi. Savaşı kazanan ülkeler ile Osmanlı Devleti arasında, 30.10.1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandı. Mütarekeden yaklaşık iki hafta sonra da 13 Kasım’da, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul, İngiltere ve Fransa tarafından fiilen işgal edildi. Hemen devamında İzmir Yunanistan, Hatay, Antep, Adana, Mersin, Maraş ve Urfa Fransa, Musul ve Kerkük İngiltere tarafından işgal edildi. Başta İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesi olmak üzere, yaşanan tüm bu işgaller, Anadolu’da “milli müdafaa” şuurunun doğmasına yol açtı. 9. Ordu Müfettişi olarak, 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının çabaları ile Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde ortaya çıkan Kuva-yı Milliye organizasyonları, 04-11 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen Sivas Kongresi’nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla tek çatı altında toplandı ve Türk Milleti’nin Millî Mücadele’si başladı.   SEVR ANTLAŞMASININ METNİ, ÖNCE SARAY TARAFINDAN KABUL EDİLDİ, SONRA İMZALANDI I. Dünya Savaşı’nın galipleri, Osmanlı Devleti ile 10 Ağustos 1920 tarihinde, Paris’in 10 km güneybatısında yer alan Sevr banliyösünde, ülke topraklarının parçalanmasını öngören, 433 maddelik, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını öngören, son derece ağır bir antlaşma imzaladılar (*). Paris Konferansı’nda son şekli verilen antlaşma metni, imzalanmadan önce, İstanbul’a Osmanlı Sarayı’na gönderildi. Yıldız Sarayı’nda, 22 Temmuz 1920 tarihinde, padişah Vahdettin başkanlığında toplanan II. Saltanat Şûrası’nda(*) görüşülerek kabul edilen metin, 10 Ağustos’ta, Osmanlı Devleti adına, Bağdatlı Mehmed Hâdî Paşa (Eski Maarif Nâzırı ve Şûra-yı Devlet Reisi / Heyet Başkanı), Reşat Halis Bey (Bern Sefiri / Büyükelçisi) ve Rıza Tevfik Bey (Eski Maarif Nâzırı) tarafından imzalanmıştır. Ne var ki, 09 Eylül 1922’de Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanması, Sevr Antlaşması’nın hayata geçirilmesini engellemiştir. Daha sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde, I. Dünya Savaşı’nın galip devletleri (ve Yunanistan) ile Ankara Hükumeti arasında imzalanan 143 maddelik Lozan Antlaşması(***) ile de, Sevr Antlaşması tamamen hükümsüz kalmıştır. Tam metinlerine, yazımızın sonunda verilen internet linklerinden ulaşılabilen bu iki antlaşma ile Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’nin (****), en başta ülkemizin siyasetçileri ile yönetim ve üst bürokrasi kadroları olmak üzere, herkes tarafından çok iyi bilinmesi ve asla akıllardan çıkarılmaması gerekiyor. Bunun için de, Sevr ve Lozan Antlaşmaları ile Montreux Sözleşmesi, okullarda ayrı ayrı birer yıl süreli dersler olarak okutulmalıdır. Çünkü, bunları bilmeyenlerin, o günden bu yana ülkemizde, bölgemizde ve dünyada cereyan eden hadiseleri doğru bir şekilde ve yeterince kavrayabilmeleri mümkün olmaz. İnsanlar, bunları bilmedikleri ve anlamadıklarında, günümüzde olduğu gibi, millî meselelerde (hem de kitlesel olarak), bugün olduğu gibi, kolayca yanıltılabilirler ve hatta ağır bir şekilde aldatılabilirler. Hemen burada, Erdoğan’ın devletimizle ilgili birkaç konuda “aldatıldık” dediğini hatırlamak gerekiyor!   LOZAN’DA İNGİLİZLER, CUMHURİYETE KARŞIYDILAR… Bugün kendilerini Müslüman ve dindar olarak gören, ancak en temel ortak özellikleri cehalet (ve bazılarının da ihanet) olan toplum kesimlerinin dillerine pelesenk ettikleri “laiklik” meselesiyle ilgili gerçekleri bilmeden Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i anlamak imkansızdır. Lozan’da İngiltere’yi temsil eden Lloyd George ve Lord Curzon’un, yeni kurulacak Türkiye’nin bir “din devleti” olması gerektiği hususunda neden ısrarcı olduklarını, çok iyi bilmek ve anlamak gerekiyor. İngiltere, Lozan’da en büyük mücadeleyi, “kapitülasyonların kaldırılması”na ve Türkiye’nin, “eşit vatandaşlık” ilkesine dayalı “cumhuriyet” olmasına karşı vermiştir. Ne var ki Ankara Hükumeti, barış konferansının dağılmasını ve savaşa devamı göze alarak, İngiltere’nin bu amansız iki dayatmasına karşı çıkmış ve kendi istediğini kabul ettirmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin (yerine herhangi bir vekalet bile bırakmadan), dönmemek üzere 17 Kasım 1922 günü, İngiltere’nin HMS Malaya adlı gemisiyle ülkeyi terk ettiğinde, Lozan Barış Konferansı başlayalı henüz 2 gün olmuştu. Ülkeden ayrıldıktan sonra, halifeleri olduğunu zannettiği ülkelerden yüzüne bakan olmamış (23 Ocak-20 Nisan 1923 arasında 3 ay kadar Hicaz’da kalmıştır) ve dönüp İtalya’da (önce Cenova, sonra San Remo’da) yaşamak zorunda kalmış ve orada hayata veda etmiştir (16.05.1926).   CUMHURİYETİ ÖLÜMÜNE SAVUNAN GÜÇLÜ TABAN Uzun sözün kısası, bunları bilmeden, günlerdir ülkemiz kamuoyunu meşgul etmekte olan CHP’ye yönelik butlan operasyonunu yürütmekte olanların asıl amaçlarını bilmek mümkün değildir! Maalesef, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini sahiplenenlerin toplumdaki oranı (çoğu CHP’ye oy veren) %25-30 civarına kadar düşürülebilmiştir. İşin en üzücü yanı, sözde laiklik ve Cumhuriyet söylemleri ile siyaset yapmakta olan CHP’nin Genel Merkez ve taşra yöneticilerinin pek çoğunun, gerçekte Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ve ilkeleri ile alakaları yoktur. Cumhuriyeti, laikliği ve Atatürk’ü asıl sahiplenenler, tabanda bunlara oy veren, toplumun dörtte birine kadar azaltılmış olan o sağlam kitledir. İşte bu sağlam kitlenin dağıtılması ve etkisiz hale getirilmesi operasyonunun başlama vuruşudur butlan kararı. Çünkü bu kitle, BOP denen Haçlı Seferi önünde, bu topraklar üzerindeki en büyük engeldir. Bu sağlam kitle adına siyaset yapma iddiası ile ortada boy gösterenlerden hiçbiri maalesef, devleti ve cumhuriyeti ölümüne sahiplenmekte olan bu tabana layık değildirler. Umarız bir mucize gerçekleşir ve cumhuriyetin asıl sahiplenenleri olan bu güçlü taban bütünlüğünü koruyabilir ve son yarım yüzyıla yakın bir süredir kendileri adına siyaset yaptıklarını zannettikleri, tepelerindeki bu işe yaramaz takımından kurtulmayı başarırlar. ______________  (*) Sevr: chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/6-Sevr.pdf   (**) Saltanat Şûrası: https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/221/Saltanat-%C5%9E%C3%BBr%C3%A2s%C4%B1 (***) Lozan: chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/3-Lozan13-357.pdf   (****) Montrö Boğazlar Sözleşmesi: https://www.ismetinonu.org.tr/montro-bogazlar-sozlesmesi/ --------------------- 22 Haziran 2026
Ekleme Tarihi: 22 Haziran 2026 -Pazartesi

ÖNCE SEVR’İ, SONRA LOZAN’I VE SONRA DA MONTRÖ’YÜ BİLMEDEN OLMAZ!

I. Dünya Savaşı’nın tam olarak ne olduğu anlaşılmadan, son yüz yıl içinde dünyada, bölgemizde ve ülkemizde olan-biten hadiseler ve tüm bu hadiselerin birbirleri ile olan bağıntıları anlaşılamaz. Konuya devam etmeden önce, I. Dünya Savaşı’na nasıl gelindiği hususunda bazı hatırlatmalar yapmak gerekiyor.

15. ve 16. yüzyıllarda, denizcilikte elde ettikleri gelişmeler, Avrupalıları Doğu’nun zenginliklerine ulaşmak amacıyla yeni ticaret yolları arayışına yöneltti. Uzun ve hayli maceralı okyanus ötesi yolculuklar yapıldı ve daha önce varlıkları bilinmeyen (ve insanları son derece geri ve ilkel durumda olan) kuzey ve güney Amerika ile Avustralya kıtaları keşfedildi. Avrupa ülkelerinde, 18. yüzyıl ortalarından itibaren başlayan sanayileşmenin ortaya çıkardığı üretim artışı nedeniyle yeni pazarlar, daha çok hammadde ve daha kullanışlı enerji ihtiyaçları ortaya çıktı.

Avrupa ülkeleri arasında bu üç konuda başlayan rekabet, yeni keşfedilen ve deniz yoluyla kolayca ulaşılabilen uzak ülkelerin sömürgeleşmesi (koloniler) sürecini başlattı. Aynı dönemde yaşanan bilimsel gelişmeler ve teknolojik icatlar, 19. yüzyılda Avrupa ülkeleri arasındaki rekabeti hem hızlandırdı, hem de sertleştirdi. Neticede, ekonomik çıkarlar temelinde (yeni pazar hedefleri ve hammadde kaynaklarına hakim olmak için), ülkeler arasında yaşanmaya başlayan rekabet giderek sertleşerek Avrupa’nın, emperyalist amaçlarla birbirleri ile her alanda rekabet ve çatışma halinde olan, iki keskin kampa ayrılmasına yol açtı.

 

DEVLET-İ ÂLİYYE’DEN, DÜVEL-İ MUAZZAMA ANLAYIŞINA GEÇİŞ!

Avrupa’da bu gelişmeler olurken, kendisini resmî olarak “Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye (Muhteşem Osmanlı Devleti)” olarak adlandıran Osmanlı Devleti, 19. yüzyılda Devlet-i Âliyye olmaktan çıktı ve Osmanlı sarayı, bürokrasisi ve aydınları, batılı bazı ülkelerin olağanüstü güçlü devletler olduklarını kabul etmeye ve onları, “Düvel-i Muazzama (En büyük devletler)” diye nitelemeye başladılar. Avrupa ülkelerinin tüm dünyada ticarete, hammadde ve enerji kaynaklarına hakim olmaya başlamaları, Osmanlı Devleti’nin önce ekonomisinin ve sonra da mali yapısının çökmesine yol açtı.

Kurulduğu dönemden sonra geçen, yaklaşık 500 yıl boyunca, dışarıdan borç almamış olan Osmanlı Devleti, Rusya ile savaşmakta olduğu 1829 yılında, Rotchild’lerden, parasını sonra ödemek üzere buğday alarak, kendi tarihindeki ilk dış borcu almış oldu. İşin ilginç yanı ise, Osmanlı Devleti, aldığı o buğdayların parasının tamamını ödeyememiştir. Aradan 25 yıl geçtikten sonra, yine Ruslarla yapılan bir savaş (1853-1856 Kırım Savaşı) sırasında, İngiltere’den borç para alınıyor. Osmanlı Devleti’nin bu şekilde başlayan “dışarıya borçlanma ve aldığı borçları ödeyememe” süreci, I. Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.

Padişah II. Abdülhamit döneminde, dış borçların ödenebilmesi amacıyla, 1881 yılında, alacaklıların temsilcilerinden oluşan “Duyun-ı Umumiye (Düyûn-ı Umûmiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi)” idaresi kurulur; ancak, ufak-tefek bazı ödemeler yapılmış olsa da, asıl büyük borçların ödenmesi mümkün olmaz. Avrupa ülkelerinden aldığı borçları ödeyemeyen Osmanlı Devleti alacaklı ülkelerin firmalarına, başta demiryolu işletmeciliği ve madencilik olmak üzere, irili-ufaklı ekonomik faaliyet imtiyazları (kapitülasyonlar) vermek zorunda kalır. Ne var ki, bu imtiyazlar, Osmanlı ülkesini zamanla, batılı ülkelerin birbirleriyle rekabet ettikleri, açık sömürü alanı haline getirir.

 

I. DÜNYA SAVAŞI VE SONRASI

Avrupa ülkelerinin baş döndürücü bir hızla sanayileşmekte oldukları; ama Osmanlı Devleti’nin bilimde, sanayide ve teknoloji alanlarındaki gelişmeleri algılayamadığı 19. yüzyıl aslında, başta Türk milleti olmak üzere, doğu ülkeleri için felaket zillerinin çalmaya başladığı dönemdir. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Rus Çarlığı’nın da batılı ülkeler arasındaki rekabete dahil olması, başta İngiltere olmak üzere, önde gelen Avrupa ülkeleri için Akdeniz’de hakimiyet mücadelesine yol açar. Avrupalılar (özellikle de 1869’da Süveyş Kanalı’nın da açılması ile) Hindistan yolunun güvenliği bakımından Akdeniz’de mutlak hakimiyet kurmak derdine düşerler. Akdeniz’in güvenliğinde Rusya’ya karşı, bir süre Osmanlı Devleti’ni tampon olarak gören ve destekleyen Avrupa ülkeleri, Rusya ve İngiltere’nin 1907 yılında Rusya ile Afganistan, Tibet ve İran üzerindeki iddialar ve talepler hususunda anlaşmaları (31 Ağustos 1907- St. Petersburg İngiliz-Rus Antantı), Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerinde, öncesine göre oldukça önemli değişikliklere yol açtı.

Avrupa ülkeleri, 20. yüzyılın başlarında, iki düşman blok haline geldiler. Bir tarafta, İngiltere, Rusya, İtalya ve Fransa’nın öncülüğündeki “İtilaf Devletleri”, diğer tarafta Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Sırbistan öncülüğündeki (ve sonradan Osmanlı Devleti’nin de katılacağı)İttifak Devletleri” şeklinde, sadece Avrupa ülkelerinin değil, Japonya, Çin, Güney Afrika vb. gibi uzak ülkelerin de dahil oldukları, adeta tüm dünya ülkelerinin katıldığı bir bloklaşma yaşandı.

Neticede, 1914 yılında büyük savaş başladı ve 1918 yılında sona erdi. Savaşı kazanan ülkeler ile Osmanlı Devleti arasında, 30.10.1918 tarihinde Mondros Mütarekesi imzalandı. Mütarekeden yaklaşık iki hafta sonra da 13 Kasım’da, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul, İngiltere ve Fransa tarafından fiilen işgal edildi. Hemen devamında İzmir Yunanistan, Hatay, Antep, Adana, Mersin, Maraş ve Urfa Fransa, Musul ve Kerkük İngiltere tarafından işgal edildi. Başta İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesi olmak üzere, yaşanan tüm bu işgaller, Anadolu’da “milli müdafaa” şuurunun doğmasına yol açtı. 9. Ordu Müfettişi olarak, 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının çabaları ile Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde ortaya çıkan Kuva-yı Milliye organizasyonları, 04-11 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen Sivas Kongresi’nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla tek çatı altında toplandı ve Türk Milleti’nin Millî Mücadele’si başladı.

 

SEVR ANTLAŞMASININ METNİ, ÖNCE SARAY TARAFINDAN KABUL EDİLDİ, SONRA İMZALANDI

I. Dünya Savaşı’nın galipleri, Osmanlı Devleti ile 10 Ağustos 1920 tarihinde, Paris’in 10 km güneybatısında yer alan Sevr banliyösünde, ülke topraklarının parçalanmasını öngören, 433 maddelik, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını öngören, son derece ağır bir antlaşma imzaladılar (*).

Paris Konferansı’nda son şekli verilen antlaşma metni, imzalanmadan önce, İstanbul’a Osmanlı Sarayı’na gönderildi. Yıldız Sarayı’nda, 22 Temmuz 1920 tarihinde, padişah Vahdettin başkanlığında toplanan II. Saltanat Şûrası’nda(*) görüşülerek kabul edilen metin, 10 Ağustos’ta, Osmanlı Devleti adına, Bağdatlı Mehmed Hâdî Paşa (Eski Maarif Nâzırı ve Şûra-yı Devlet Reisi / Heyet Başkanı), Reşat Halis Bey (Bern Sefiri / Büyükelçisi) ve Rıza Tevfik Bey (Eski Maarif Nâzırı) tarafından imzalanmıştır.

Ne var ki, 09 Eylül 1922’de Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanması, Sevr Antlaşması’nın hayata geçirilmesini engellemiştir. Daha sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde, I. Dünya Savaşı’nın galip devletleri (ve Yunanistan) ile Ankara Hükumeti arasında imzalanan 143 maddelik Lozan Antlaşması(***) ile de, Sevr Antlaşması tamamen hükümsüz kalmıştır. Tam metinlerine, yazımızın sonunda verilen internet linklerinden ulaşılabilen bu iki antlaşma ile Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’nin (****), en başta ülkemizin siyasetçileri ile yönetim ve üst bürokrasi kadroları olmak üzere, herkes tarafından çok iyi bilinmesi ve asla akıllardan çıkarılmaması gerekiyor.

Bunun için de, Sevr ve Lozan Antlaşmaları ile Montreux Sözleşmesi, okullarda ayrı ayrı birer yıl süreli dersler olarak okutulmalıdır. Çünkü, bunları bilmeyenlerin, o günden bu yana ülkemizde, bölgemizde ve dünyada cereyan eden hadiseleri doğru bir şekilde ve yeterince kavrayabilmeleri mümkün olmaz. İnsanlar, bunları bilmedikleri ve anlamadıklarında, günümüzde olduğu gibi, millî meselelerde (hem de kitlesel olarak), bugün olduğu gibi, kolayca yanıltılabilirler ve hatta ağır bir şekilde aldatılabilirler. Hemen burada, Erdoğan’ın devletimizle ilgili birkaç konuda “aldatıldık” dediğini hatırlamak gerekiyor!

 

LOZAN’DA İNGİLİZLER, CUMHURİYETE KARŞIYDILAR…

Bugün kendilerini Müslüman ve dindar olarak gören, ancak en temel ortak özellikleri cehalet (ve bazılarının da ihanet) olan toplum kesimlerinin dillerine pelesenk ettikleri “laiklik” meselesiyle ilgili gerçekleri bilmeden Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i anlamak imkansızdır. Lozan’da İngiltere’yi temsil eden Lloyd George ve Lord Curzon’un, yeni kurulacak Türkiye’nin bir “din devleti” olması gerektiği hususunda neden ısrarcı olduklarını, çok iyi bilmek ve anlamak gerekiyor. İngiltere, Lozan’da en büyük mücadeleyi, “kapitülasyonların kaldırılması”na ve Türkiye’nin, “eşit vatandaşlık” ilkesine dayalı “cumhuriyet” olmasına karşı vermiştir. Ne var ki Ankara Hükumeti, barış konferansının dağılmasını ve savaşa devamı göze alarak, İngiltere’nin bu amansız iki dayatmasına karşı çıkmış ve kendi istediğini kabul ettirmiştir.

Son Osmanlı padişahı Vahdettin (yerine herhangi bir vekalet bile bırakmadan), dönmemek üzere 17 Kasım 1922 günü, İngiltere’nin HMS Malaya adlı gemisiyle ülkeyi terk ettiğinde, Lozan Barış Konferansı başlayalı henüz 2 gün olmuştu. Ülkeden ayrıldıktan sonra, halifeleri olduğunu zannettiği ülkelerden yüzüne bakan olmamış (23 Ocak-20 Nisan 1923 arasında 3 ay kadar Hicaz’da kalmıştır) ve dönüp İtalya’da (önce Cenova, sonra San Remo’da) yaşamak zorunda kalmış ve orada hayata veda etmiştir (16.05.1926).

 

CUMHURİYETİ ÖLÜMÜNE SAVUNAN GÜÇLÜ TABAN

Uzun sözün kısası, bunları bilmeden, günlerdir ülkemiz kamuoyunu meşgul etmekte olan CHP’ye yönelik butlan operasyonunu yürütmekte olanların asıl amaçlarını bilmek mümkün değildir! Maalesef, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini sahiplenenlerin toplumdaki oranı (çoğu CHP’ye oy veren) %25-30 civarına kadar düşürülebilmiştir. İşin en üzücü yanı, sözde laiklik ve Cumhuriyet söylemleri ile siyaset yapmakta olan CHP’nin Genel Merkez ve taşra yöneticilerinin pek çoğunun, gerçekte Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ve ilkeleri ile alakaları yoktur. Cumhuriyeti, laikliği ve Atatürk’ü asıl sahiplenenler, tabanda bunlara oy veren, toplumun dörtte birine kadar azaltılmış olan o sağlam kitledir. İşte bu sağlam kitlenin dağıtılması ve etkisiz hale getirilmesi operasyonunun başlama vuruşudur butlan kararı. Çünkü bu kitle, BOP denen Haçlı Seferi önünde, bu topraklar üzerindeki en büyük engeldir.

Bu sağlam kitle adına siyaset yapma iddiası ile ortada boy gösterenlerden hiçbiri maalesef, devleti ve cumhuriyeti ölümüne sahiplenmekte olan bu tabana layık değildirler. Umarız bir mucize gerçekleşir ve cumhuriyetin asıl sahiplenenleri olan bu güçlü taban bütünlüğünü koruyabilir ve son yarım yüzyıla yakın bir süredir kendileri adına siyaset yaptıklarını zannettikleri, tepelerindeki bu işe yaramaz takımından kurtulmayı başarırlar.

______________

 (*) Sevr: chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/6-Sevr.pdf

  (**) Saltanat Şûrası: https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/221/Saltanat-%C5%9E%C3%BBr%C3%A2s%C4%B1

(***) Lozan: chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2016/11/3-Lozan13-357.pdf

  (****) Montrö Boğazlar Sözleşmesi: https://www.ismetinonu.org.tr/montro-bogazlar-sozlesmesi/

---------------------

22 Haziran 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.