Geçtiğimiz Cumartesi günü (10 Ocak) “Dünya Çalışan Gazeteciler Günü”ydü. Tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde (ve tabii Balıkesir’de) de kutlanıyor. Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti tarafından yeni Öğretmenevi’nde düzenlenen kahvaltılı kutlama toplantısında, uzun zamandır görüşemediğimiz gazeteci dostlarımızın pek çoğu ile görüşme imkanımız oldu. Yakından tanıyanlar gayet iyi bilirler, ömrümüzün yaklaşık 30 yılını gazetecilik mesleği yedi; hem de 20-50 yaş arasındaki en kıymetli yıllarını…
Ankara İktisadi İlimler Akademisi (AİTİA) Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’na başladığım 1975 yılından bu yana, mesleğin hemen her kademesinde uzun yıllarım geçti. Gazeteciliğe, fiilen 1978 yılında, Balıkesir Birlik Gazetesi’nde Yayın Müdürü olarak başladım. O yıllarda Balıkesir Birlik Gazetesi, matbaacı Abdullah Sanön ile Sıtkı Şeremetli’nin Başkan olduğu Balıkesir Ülkü Ocakları ortaklığındaydı; ama, gazeteyi Ülkü Ocakları adına ben yönetiyordum. Biz gazetemizi kendi baskı makinemizde basıyorduk; Abdullah beyin ise, ayrıca kendi matbaası vardı ve küçük bir Gestetner baskı makinesi ile fatura, davetiye, kartvizit vb. gibi ufak-tefek baskı işleri yapıyordu.
GAZETECİLİKTE, ESKİ MESLEK ANLAYIŞI VE AHLÂKI KALMAMIŞ!
Balıkesir Birlik’teki mesaim, yanlış hatırlamıyorsam, iki yıl kadar sürmüştü, sonra Ankara’ya gittim. 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi öncesindeki o fırtınalı ortamın üniversite öğrencilerinden biriydim. İşte, o tarihlerden bu yana (tümüyle ya da zaman zaman kısmen), ama sürekli olarak basın dünyasının içindeyim. Öğretmenevi’ndeki toplantıda sohbet imkanı bulduğum (bazıları eski) gazeteci arkadaşlardan edindiğim meslekî intiba, benim var olduğunu zannettiğim eski gazetecilik anlayışının ve meslekî saygınlığın kalmadığı şeklinde oldu ve bu duruma hem hayli şaşırdım, hem de üzüldüm. Evet, başta bilgisayar (dolayısı ile internet) ve telefon olmak üzere, iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmelerin, bizim mesleğimizi de değiştireceğini biliyordum elbette; ama, “meslekî anlayış”ın ve “meslek ahlâkı”nın da değişmiş olacağını düşünmek istemiyordum.
İnsanların yaşadıkları çevrelerde, ülkelerde ve nihayet dünya genelinde olup-biten ve bir şekilde (doğrudan ya da dolaylı olarak) kendilerini ilgilendiren gündelik olaylar hakkında, “zamanında, doğru ve yeterli” bilgi alma hakları vardır. İnsanların, gündelik olan-bitenlerle ilgili olarak, zamanında, doğru ve yeterli bilgi alamadıkları ülkelerde ne insan hakları olabilir, ne özgürlük olabilir, ne demokrasi, ne de adalet ve ahlâk… Şurası unutulmamalıdır ki, basın özgürlüğünü engelleme gücü sadece iktidarlardadır; güç sahibi olan bazı kişilerin basın özgürlüğünü engelleme girişimleri olması halinde ise bunlar, devlet gücüyle kolaylıkla önlenebilir.
MİLLÎ, DÎNİ VE EVRENSEL ORTAK DEĞERLER KAVGASI
Bilinen ve ülkelerin hukuk sistemlerinde, benzer usûllerle koruma altına alınan evrensel insan hakları, kısaca “basın özgürlüğü” dediğimiz ve çağdaş hukuk sistemlerinde özel kanunlarla güvence altına alınmış olan, insanların zamanında, doğru ve yeterli bilgi alma hakları olmadan, var olamaz ve korunamaz! Ne yazıktır ki, Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde, diğer tüm konularda olduğu gibi, basın özgürlüğü konusunda da son derece ciddi sıkıntılar vardır. Sanırım günümüzde, sadece meslekî faaliyetleriyle ilgili suçlamalarla tutuklanan gazeteci sayısının, dünyada en fazla olduğu ülkelerden biri (belki de birincisi) maalesef Türkiye’dir!
Uzun sözün kısası, eğer bir ülkede evrensel standartlarda basın özgürlüğü yoksa, o ülkede insan hakları olmaz, demokrasi olmaz, toplumsal ve siyasi ahlak olmaz, adalet olmaz velhasıl, “millî, dîni ve evrensel ortak değerler”in, çıkar kavgalarının malzemeleri (fikrî silahları) olmaktan öte anlamı olmaz! İşte birileri Atatürkçü ve laik olduğunu ileri sürerek, Osmanlıcı ve dinci olduğunu iddia edenlere saldırır, aynı şeyi Osmanlıcı ve dinci olduğunu söyleyenler de Atatürkçü ve laik olduğunu söyleyenlere yapar. Birbirlerine karşı kurdukları cümleler, aşağı-yukarı aynıdır; fark, birinin cümlede Atatürk’ü ve laikliği koyduğu yere, diğeri Osmanlıyı ve dîni koyar.
Bugün Türkiye’de yaşanan kavgaların tek bir sebebi var “dünyevî çıkar (para)”, kullanılan fikrî silahlar da “millî, dîni ve evrensel ortak değerler”dir. Maalesef, ülkeye ve halka hizmet mecrası olması gereken siyaset kurumu da, akıl ötesi bir düzeyde dejenere olmuş, dünyevî çıkar kavgalarının merkez üssü haline gelmiştir.
BASINDA KAHREDİCİ DEJENERASYON
AK Parti iktidarı döneminde ülkemiz basınında yaşanan dejenerasyonun, yerel basın düzeyinde de aynı şekilde yaşanmakta olduğunu yakinen gördüm o gün. Gerek resmi kurum ve kuruşların ve gerekse kısaca STK dediğimiz sivil toplum kuruluşlarının basınla ilişkileri tümüyle akıl dışı ve anlık çıkar anlayışına göre sürdürülüyor. Yönünü, hedefini ve hızını “para” denen tanrının belirlediği bu ilişkilerin, ülkemiz ve halkımız açısından son tahlildeki muhtemel sonuçları, dehşet derecesinde endişe vericidir.
Bugün tüm ülke genelinde olduğu gibi, Balıkesir’de de, sadece toplum yararına yayıncılık yapan (yani, iktidar ya da muhalefet yandaşı olmayan) birkaç istisna dışında, hiçbir kişi ve kuruluş kalmamıştır. Gerçek habercilik ve yayıncılık yapmaktan vazgeçmeyecek derecede sağlam kişilikteki gazeteciler için meslekî faaliyetlerini sürdürme ve ekonomik kazanç elde etme imkanları yoktur. Serbest gazeteciliğin önündeki tüm engeller, başta siyasetçiler olmak üzere (resmi ya da özel kuruluşların yöneticileri), toplumda belli bazı güçlere sahip olan kişilerdir.
Halbuki, tüm çağdaş ülkelerdeki gibi Türkiye’de de basınla ilgili özel kanunlar ve basın özgürlüğünü koruma amaçlı yasal düzenlemeler vardır. Ne var ki, bu kanunların uygulanma inisiyatifi iktidarın (hatta tek bir kişinin) elinde olduğu için, Türkiye’de “bağımsız gazetecilik”ten söz edilemiyor. Ülke ve toplumsal kaynakları babalarının çiftliği gibi kullanmakta olanlar ve isteyenler, sahip oldukları güç ölçüsünde “yandaş medya” yapıları oluşturmaktadırlar. İktidar bunu yaparken devlet imkanlarını ve gücünü kullanırken, muhalefet de kendilerine destek veren toplum kesimlerinden gelen nispeten sınırlı kaynaklarla aynı şeyi yapıyorlar. En genel anlamı ile ülkemizde gazetecilik mesleğinde yaşanmakta olan ve ülkemize son derece büyük zararları olan dejenerasyonun başlıca sebebi, bu “yandaş medya sahibi olma arzuları”dır.
YAYGIN CEHALET VE YOKSULLUK ŞART
Ancak, yandaş medya sisteminin işe yarayabilmesi için, çok önemli bazı toplumsal şartların olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Peki nedir bu toplumsal şartlar? Çok kısa olarak belirtmek gerekirse, bu toplumsal şartlar, yaygın “cehalet” ve “yoksulluk (muhtaçlık)” şeklinde ifade edilebilir. Kapılarına “okul, üniversite vs.” tabelaları asılan binaların çoğalması ve bu binalarda “öğretmen, öğretim üyesi vb.” unvanlarını taşıyan, bu unvanlara ait kadrolardan maaş ödenmekte olan insanların olması, ülkede “evrensel düzeyde eğitim verildiği” anlamına gelmez. Demokrasinin ve kuvvetler ayrılığının olmadığı tek adam rejimlerinde, o tek adamın iktidarını kalıcı hale getirecek bir tür cehalet eğitimi yapılması, hiç de az görülen bir durum değildir.
Öte yandan, devlet gücüyle, ülke kaynakları ve toplumsal üretim kapasitesi, iktidar yandaşı olan kişi ve kuruluşlar lehine kullanıldığında, önce ülkedeki “orta gelir düzeyindeki kesimler” azalmaya başlar; orta gelirlilerin çok azı varlıklılar kesimine terfi edebilirken, büyük bir çoğunluğu yoksullaşma sürecine girer. Bir süre sonra (ki bu, genelde 15 ila 20 yıldır) toplum “varlıklılar (%5-6 gibi)” ve “yoksullar (%94-95 gibi)” şeklinde ikiye bölünür. Olabildiğince yoksullaştırılan ve muhtaç durumlara düşürülen insanların imdadına göstermelik “sosyal yardım” tiyatroları yetişir. İşte Türkiye’de dillere pelesenk olan “bir paket makarna ve bir paket çay” söylemleri bu tiyatrolardan geliyor. Tüm zamanlarını ve güçlerini, gündelik beslenme ve barınma sorunları ile boğuşarak harcayan yoksulların, iktidara ve iktidarın yandaşları olan varlıklılara biat etmekten başka çareleri kalmaz! İşte, toplum bu hale geldiğinde, o yandaş medya son derce etkili olmaya başlar. Yoksulluklarının sebebi olarak iktidarı gören insanlar, aslında iktidardan pek de farklı olmayan muhalefet partilerinin peşlerine takılır; ama, sonuç asla değişmez!
BÖLÜNEN YOKSULLAR BİRBİRLERİYLE ÇATIŞTIRILIRLAR
Neticede, “varlıklılar” ve “yoksullar” şeklinde birbirlerinden kopan toplumsal katmanlar, kendi aralarında bir de “iktidar yanlıları” ve “muhalefet yanlıları” şeklinde bölünürler. Fakat işin ilginç tarafı, iktidar yanlıları ve muhalefet yanlıları şeklinde ikiye bölünen varlıklılar arasında (ticari ve siyasi rekabetler dışında) bir çatışma yaşanmazken, aynı şekilde ikiye bölünen yoksullar, birbirleriyle amansız kavgalara, çatışmalara girerler. Dahası, varlıklılar, yoksullar arasında kavgaların çıkmasını ustaca tahrik ederler ve devam etmesini (ve büyümesini) sağlarlar. Bu hususta en büyük rolü, doğal olarak iktidar üstlenir.
Yandaş medya sistemi sebebiyle gündelik olan-bitenler hakkında zamanında, doğru ve yeterli bilgi sahibi olamayan yoksullar (ve onların çocukları da), kendi yaşamlarının gerçeklerinden ve dünyadan bîhaber bir şekilde ömürlerini tüketirler.
İşte ben geçen Cumartesi günü Balıkesir’de katıldığım Çalışan Gazeteciler Günü toplantısında, ülkemiz genelinde ve yerel düzeyde, “bağımsız gazetecilik” kavramının öldüğünü ve “yandaş gazetecilik” kavramının hüküm sürmekte olduğunu net bir şekilde gördüm. Bu durumun bu şekilde nereye kadar devam edebileceğini, eğer yaşarsak göreceğiz; ancak, kesin olan bir şey var: Bu gidiş, ülkemizin ve milletimizin geleceği açısından, hiç de hayırlı bir yere doğru değil.
Cenab-ı Allah milletimizi ve ülkemizi beterinden korusun…