Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

BOP FIRTINASI BİTİNCE NE OLACAK?

Kim ne derse desin, günümüz Türkiye’sinde siyaset (iktidarı ve muhalefeti ile topyekun olarak), “vatana, millete ve devlete hizmet alanı” olmaktan çıkmış, “kişisel çıkar ve yandaş kayırma motivasyonu ile milleti sömürme ve memleketi yağmalama mesleği” haline gelmiştir. Yaşanmış ve herkesin kolayca görebileceği ve hatırlayabileceği mebzul miktarda somut örnekler ortada olmasına ve sabah-akşam bu örnekler yaşanmaya devam etmesine rağmen, nedense hiç kimse millete bu gerçeği anlatmıyor! Dilimizde ve kültürümüzde, “Bal tutan parmağını yalar. Devletin malı deniz, yemeyen domuz.” vb. gibi rezil söylemler hiç de az değildir. Özel dost sohbetlerinde, din, iman, adalet, merhamet vb gibi insani değerler konusunda mangalda kül bırakmayan insanlarımız, fırsat ellerine geçtiğinde, hiçbir şekilde meşru olarak kabul edilemeyecek çıkarlar peşinde, şeytanın bile kolay akıl edemeyeceği yöntemler bulmakta ve öyle davranmaktadır. Batı kültürünün maddeci (materyalist) temellere dayandığına atıf yaparak çağdaş medeniyeti eleştiren “din baronları”, kendi cemaatlerine yönelik söylemlerinde, din-iman, ahlak-maneviyat içerikli ifadeler kullanırken, zaman içinde Karun’u kıskandıracak düzeyde kişisel servet ve saltanat sahibi oldular. Bu durum, açık bir şekilde gözler önünde olduğu halde, nedense hiç kimse din baronlarını sorgulamıyor. Bu adamlar, dini söylemlerle uyutmakta oldukları, son derece fakir ve cahil insanları (yani, müritlerini ve cemaatlerini) sömürerek servet ve saltanat sahibi oluyorlar ve bu şekilde, yollarına doludizgin devam edebiliyorlar; çünkü, arkalarında siyaset baronları ve Büyük Ortadoğu Projesi(BOP)’nin patronları ile Türkiye’deki “Eşbaşkan”ı var.   DİN BARONLARI VE SİYASET BARONLARI ORTAK ÇALIŞIYORLAR Toplumun farklı kesimlerine hitap eden Din Baronları ile Siyaset Baronları, 2002 yılına kadar birbirleri ile kavga halindeyken, günümüzde birlikte hareket ediyorlar ve hitap ettikleri toplum kesimlerini ortak amaçları doğrultusunda konsolide ediyorlar. Eskiden, devlet yönetimini ellerinde tutan siyaset baronları ülke kaynaklarını yağmalarken, din baronları, kurdukları cemaat ve tarikat yapıları ile fakir ve cahilleri sömürürlerdi. Bugün ise, dini bir siyaset malzemesi olarak kullanan siyaset baronları, din baronları ile ortak çalışıyorlar. 2002’den bu yana devam etmekte olan yeni düzende, devleti ve ülkeyi yağmalama ve milleti sömürme işini yürüten siyaset baronları, elde ettiklerini din baronları ile paylaşıyorlar, din baronları da buna karşılık, tarikat ve cemaat mensuplarının oyları ile siyaset baronlarının iktidarda kalmalarını sağlıyorlar. Din ve siyaset baronlarının bu “al takke-ver külah” ilişkileri, BOP’un patronajında devam edip gidiyor. Bu her iki kesime dışarıdan destek veren güçler, eskiden din ve siyaset baronlarını, faaliyet alanları bakımından farklı gördüklerinden, bunlara ayrı ayrı destek verirlerdi. Zamanla bu iki kesim arasında senkron sağlamak zorlaşmaya başlayınca, BOP gibi global projeler kapsamında bunları, birlikte faaliyet yapacak şekilde yeni baştan dizayn ettiler. Ülkemizde toplumsal cehaletin yaygın olması, BOP’un patronları olan ABD-İsrail-İngiltere üçlüsünün başını çektikleri dış güç merkezlerinin işlerini kolaylaştırıyor. BOP’çular, önce siyaset baronlarının ve din baronlarının görece güçlü olanlarını, birbirleriyle işbirliği yapmaya ikna ederek “iktidar” cenahını dizayn ettiler. Sonra da, geriye kalan görece daha güçsüz siyaset baronları ile din baronlarını da, sözde “muhalif” konuma yerleştirdiler. Aslında, her iki tarafın pozisyonlarını ve rollerini belirleyen dışarıdaki güç merkezi aynı. Ülkemiz insanı da, karşısında iktidar ve muhalefet şeklinde pozisyon al(dırıl)mış olan tarafların birbirleri ile mücadele halinde olduklarını zannediyor ve herkes kendini buna göre konumlandırıyor.   ROMANLARDAKİ VE FİLMLERDEKİ TÜM KARAKTERLERİ AYNI YAZAR YAZMIYOR MU? Romanlarda okuduğumuz ve filmlerde seyrettiğimiz tüm karakterlerin, aynı yazar tarafından kaleme alınmış oldukları gerçeğini akıllarına getirmeyen insanlar, ilginç bir şekilde, siyasette ve cemaatlerdeki karakterlerin tamamının aynı senaryo yazarları tarafından tasarlandıklarını akıl edemiyor. Dolayısı ile insanlar, romanlarda okuduğu sayfadan sonraki sayfaları merak eden okuyucular ve seyretmekte olduğu filmlerde müteakip sahneleri merakla bekleyen seyirciler gibi, siyaset ve din baronlarının birlikte oynamakta oldukları siyasi ve toplumsal senaryoyu, “sanki yaşananlar kendileri ile ilgili değilmiş gibi”, kendilerini soyutlayarak seyrediyor. Bu ise, bu senaryoları yazıp uygulamaya koyan dış güçlerin ve onların içerideki taşeronları konumunda olan siyaset ve din baronlarının işlerini bir hayli kolaylaştırıyor. İçinde yaşamakta oldukları hadiseleri sorgulama yeteneğinden yoksun, ülke nüfusunun kahır ekseriyetini teşkil eden fakir ve cahil (dolayısı ile “muhtaç”) kesimlerin, halihazırdaki gidişatın nereye olduğu konusunda, isabetli tahminler yapmaları pek mümkün değildir. Gündelik yaşamsal temel ihtiyaçlarını karşılamakta büyük zorluklarla karşı karşıya bulunan insanlar, ülke kaynakları ile kendilerini sömürmekte ve ülkeyi yağmalamakta olan siyaset baronlarının “cüz’î ianeler”i ve din baronlarının “ölümden sonra sonsuz cennet hayatı” vaatleri ile aslında derin bir şekilde uyutulmakta olduklarının farkında bile değiller. 6-18 yaş aralığını kapsayan genel eğitim programları ile toplumsal sistemli cehalet üretiminin, yabancı güçlerin ülkemizle ilgili çıkar politikalarını yürütmelerini bir hayli kolaylaştırdığını görmek gerekiyor. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Kur'an-ı Kerîm, Peygamberimizin Hayatı, Temel Dinî Bilgiler vb. gibi derslerle sözde din eğitimi verilen okullarda, Türkçe, Edebiyat, Matematik, Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler vb. gibi derslerdeki eklektik bilgi aktarımlarında belli bir sistematik olmadığından, çocuklar edinilen bilgilerle akıl yürütme ve sonuca varma (sistemli düşünme) yeteneği kazanamıyorlar. İşte bizim, “eğitimle cehalet üretimi” ifadesiyle kast ettiğimiz şey budur.   DEJENERE OLAN TOPLUMLAR, SÜRÜ OLMAKTAN KURTULAMAZ! AK Parti iktidarı döneminde defalarca değişiklik yapılan eğitim müfredatları ile aralarında 5-6 yaş farkı bulunan insanlar arasında, birbirleriyle olan iletişimlerde kavramsal ve yapısal engeller ortaya çıkarıldığından, insanların toplumsal organizasyonlar kurabilme ve var olan organizasyonlarda birlikte çalışabilme imkanları ortadan kaldırılıyor. Dolayısı ile toplum “ortak irade ortaya koyabilme yeteneği (ki biz buna “kamuoyu” diyoruz)”ne de sahip olamıyor ki bu, insanları, çıkar dışında birbirleriyle hiçbir ilişkileri olmayan sürüler haline getiriyor. Çünkü, dejenere olan toplumlar dış güçlerin güdümünde sürü olmaktan kurtulamazlar! Bunun en doğal sonucu da, en üstteki devlet yapısından, yereldeki en alt düzey derneğe kadar, tepede tek bir kişinin yer aldığı, geriye kalanların ise adeta bir sürü gibi algılandığı bir toplumsal kabuldür. Bu gibi toplumlar (herhangi bir şekilde sorgulama ve ortak akıl yürütme söz konusu olmadığından), tepeden gelen talimatlar ve yönlendirmeler dışında, her türlü değişime direnirler. Tüm toplumsal hareketlilik ve eylemler, tepedeki tek kişinin tekelinde bulunduğundan, “hak, hukuk, adalet” vb. gibi, toplumsal meşruiyet ve kabul gerektiren kavramlar giderek anlamını yitirir. Öyle ki, zamanla başta Anayasa olmak üzere hukuk sistemi, din, örf, âdet, gelenek vb. gibi toplum düzeni için zorunlu olan kavramlar tümden anlamını yitirir. AK Parti iktidarı döneminde, yıllar ilerledikçe hukuk tanımazlık daha da arttırılarak, ülke yönetimi, “cumhurbaşkanlığı kararnameleri” ile tek işinin buyruklarına bağlanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri giderek, Osmanlı dönemindeki “padişah fermanları”na benzemektedir. Cumhurbaşkanına kararname yayınlama konusunda yeni yetkiler veren kanunların çıkarılması dışında, kayda değer hiçbir fonksiyonu kalmayan meclis, komisyonlarda ve genel kurul toplantılarında yapılan oylamalarda, saraydan gelen işarete göre oy kullanan karakterlerin yan gelip yatmakta oldukları bir yer haline gelmiştir.   “UTANMIYORUZ” DİYENLERE HADLERİNİ KİM BİLDİRECEK? Meclis genel kurul oturumlarında, muhalefet milletvekillerinin zaman zaman dile getirdikleri kanunsuz uygulamalardan dolayı iktidarın hiç mi utanmadığı sorulduğunda, iktidar sözcüsünün, son derece rahat ve kendinden emin (ve hatta mütecaviz) bir şekilde, “hiç de utanmadıklarını, aksine yaptıklarından gurur duyduklarını ifade etmesi” karşısında söylenebilecek söz kalmıyor. İktidar mensuplarının, yaptıkları yasadışı işlemlerden dolayı utanmadıkları bir durumda, sıradan insanlar da, toplumsal ölçülere ve kabullere uygun olmayan davranışlarından dolayı utanmamaya başlıyorlar. Böylece ülkede, herkesin hiçbir şeyden çekinmeden ve utanmadan elinin erdiği, gücünün yettiği ölçüde, haksız-hukuksuz işler yaptığı, toplumsal kaos ortamı doğar. Elbette tüm bu olumsuzluklar, sadece halkımızın yeteneksizliğinden dolayı ortaya çıkmıyor. Tüm bu olumsuzluklar önce birbirleri ile ve sonra da, ülkemize yönelik çıkar hesapları olan dış güçlerle işbirliği yapmakta olan siyaset baronları ile din baronlarının, planlı ve kasıtlı uygulamalarının da, hesaplı-kitaplı sonuçlarıdır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yalta Konferansı’nda esasları belirlenen iki kutuplu dünya düzeninde, Türkiye’de Demokrat Parti iktidarı ile başlatılan dış güçlere açık devlet uygulamaları, 1960 Askerî Darbesi ile kısa bir aksama dönemine girse de, 1980 Askerî Darbesinden sonra iktidara getirilen ANAP iktidarı ile yeninden rayına konmuştur. Ancak, ANAP’ın kurucu Genel Başkanı Turgut Özal’ın 1993’teki ani ölümü ile yaşanan aksaklık, 2002’de yapılan erken seçimlerle giderilmiş ve AK Parti (2016’dan itibaren +MHP) iktidarı ile dış güçler açısından sorunsuz yeni bir süreç başlatılmıştır. Bu süreçte ülkede, dış müdahalelerden hiçbir şekilde rahatsız olmayacak, devlet-millet kaygısı olmayan, millî değerlerden yoksun yeni bir nesil yetiştirilmiş, dünyanın en yüksek faizleri ile alınan kredilerle, ülkemizin dış borcu yaklaşık 10 kat arttırılırken, üretim kapasitesi ise ancak 2 kat arttırılmıştır. Ayrıca, cumhuriyet döneminin tüm kazanımları olan millî tesisler “özelleştirme” adı altında yok pahasına satılmış (hatta TÜRKTELEKOM gibi yağmalatılmış) gerekli-gereksiz “müşteri garantili yatırımlar”la Türkiye, Osmanlı döneminin kapitülasyonlarından çok daha ağır yükümlülükler getiren, 40-50 yıl süreli taahhütler altına sokulmuştur. Bunlar yetmemiş, bir de, başta milli eğitim ve silahlı kuvvetler olmak üzere, devlet düzeni dejenere edilmiş, hukuk sistemi alt-üst edilmiştir.   BOP SENARYOLARININ BAŞROL OYUNCUSU TÜRKİYE Bugün Türkiye, Osmanlı Devleti’nin son yıllarından çok daha ağır bir yıkım süreci ile karşı karşıyadır. BOP kapsamında, bölgemizdeki ve komşu ülkelere yönelik ağır travmatik müdahalelerde (maliyetler de yüklenerek) Türkiye, adeta koçbaşı gibi kullanılırken, bu müdahalelerden sonraki gelişmelerde de ağır yükümlülükler altına sokulmaktadır. Görünen o ki, BOP kapsamında yürütülmekte olan devlet operasyonlarında, Suriye’den sonra sıra İran’a gelmiş bulunuyor. Türkiye, çok büyük bir ihtimalle, Suriye’de olduğu gibi, İran’a yönelik emperyalist müdahalenin de koçbaşı olarak kullanılacaktır. Sovyetler Birliği (SSCB)’nin dağıldığı 1991 yılı sonundan bu yana, tek kutuplu yeni dünya düzeninin patronları gibi davranan ve BOP’un sahipleri olan “ABD-İsrail-İngiltere ortaklığı”, Ortadoğu’daki çıkarları ile ilgili operasyonlarda sürekli baş rolleri verdiği Türkiye’nin devlet yönetimine getirdiği (siyasi, askerî ve bürokratik) kadroları, sağlamakta olduğu kişisel çıkarlarla abat ederken, halkı olabildiğince fakirleştirmekte ve iktidarın ianelerine muhtaç hale düşürmektedir. Toplumsal genel vasata ve şartlara bakıldığında, Türkiye’nin bu anafordan kendini kurtarabilmesi pek mümkün görünmüyor. BOP kapsamında planlanan tüm operasyonlar ve Ortadoğu bölgesi için düşünülen siyasi düzen kurulduğunda, Türkiye’nin ne durumda olacağını (bazı afaki tahminler yapılsa da), henüz doğru bir şekilde bilmiyoruz. Maalesef bu noktada millet olarak, “Mevlam görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” demekten başka söyleyebildiğimiz kayda değer hiçbir şey yok! ------------------- 02 Şubat 2026
Ekleme Tarihi: 02 Şubat 2026 -Pazartesi

BOP FIRTINASI BİTİNCE NE OLACAK?

Kim ne derse desin, günümüz Türkiye’sinde siyaset (iktidarı ve muhalefeti ile topyekun olarak), “vatana, millete ve devlete hizmet alanı” olmaktan çıkmış, “kişisel çıkar ve yandaş kayırma motivasyonu ile milleti sömürme ve memleketi yağmalama mesleği” haline gelmiştir. Yaşanmış ve herkesin kolayca görebileceği ve hatırlayabileceği mebzul miktarda somut örnekler ortada olmasına ve sabah-akşam bu örnekler yaşanmaya devam etmesine rağmen, nedense hiç kimse millete bu gerçeği anlatmıyor! Dilimizde ve kültürümüzde, “Bal tutan parmağını yalar. Devletin malı deniz, yemeyen domuz.” vb. gibi rezil söylemler hiç de az değildir.

Özel dost sohbetlerinde, din, iman, adalet, merhamet vb gibi insani değerler konusunda mangalda kül bırakmayan insanlarımız, fırsat ellerine geçtiğinde, hiçbir şekilde meşru olarak kabul edilemeyecek çıkarlar peşinde, şeytanın bile kolay akıl edemeyeceği yöntemler bulmakta ve öyle davranmaktadır. Batı kültürünün maddeci (materyalist) temellere dayandığına atıf yaparak çağdaş medeniyeti eleştiren “din baronları”, kendi cemaatlerine yönelik söylemlerinde, din-iman, ahlak-maneviyat içerikli ifadeler kullanırken, zaman içinde Karun’u kıskandıracak düzeyde kişisel servet ve saltanat sahibi oldular. Bu durum, açık bir şekilde gözler önünde olduğu halde, nedense hiç kimse din baronlarını sorgulamıyor. Bu adamlar, dini söylemlerle uyutmakta oldukları, son derece fakir ve cahil insanları (yani, müritlerini ve cemaatlerini) sömürerek servet ve saltanat sahibi oluyorlar ve bu şekilde, yollarına doludizgin devam edebiliyorlar; çünkü, arkalarında siyaset baronları ve Büyük Ortadoğu Projesi(BOP)’nin patronları ile Türkiye’deki “Eşbaşkan”ı var.

 

DİN BARONLARI VE SİYASET BARONLARI ORTAK ÇALIŞIYORLAR

Toplumun farklı kesimlerine hitap eden Din Baronları ile Siyaset Baronları, 2002 yılına kadar birbirleri ile kavga halindeyken, günümüzde birlikte hareket ediyorlar ve hitap ettikleri toplum kesimlerini ortak amaçları doğrultusunda konsolide ediyorlar. Eskiden, devlet yönetimini ellerinde tutan siyaset baronları ülke kaynaklarını yağmalarken, din baronları, kurdukları cemaat ve tarikat yapıları ile fakir ve cahilleri sömürürlerdi. Bugün ise, dini bir siyaset malzemesi olarak kullanan siyaset baronları, din baronları ile ortak çalışıyorlar. 2002’den bu yana devam etmekte olan yeni düzende, devleti ve ülkeyi yağmalama ve milleti sömürme işini yürüten siyaset baronları, elde ettiklerini din baronları ile paylaşıyorlar, din baronları da buna karşılık, tarikat ve cemaat mensuplarının oyları ile siyaset baronlarının iktidarda kalmalarını sağlıyorlar. Din ve siyaset baronlarının bu “al takke-ver külah” ilişkileri, BOP’un patronajında devam edip gidiyor.

Bu her iki kesime dışarıdan destek veren güçler, eskiden din ve siyaset baronlarını, faaliyet alanları bakımından farklı gördüklerinden, bunlara ayrı ayrı destek verirlerdi. Zamanla bu iki kesim arasında senkron sağlamak zorlaşmaya başlayınca, BOP gibi global projeler kapsamında bunları, birlikte faaliyet yapacak şekilde yeni baştan dizayn ettiler. Ülkemizde toplumsal cehaletin yaygın olması, BOP’un patronları olan ABD-İsrail-İngiltere üçlüsünün başını çektikleri dış güç merkezlerinin işlerini kolaylaştırıyor. BOP’çular, önce siyaset baronlarının ve din baronlarının görece güçlü olanlarını, birbirleriyle işbirliği yapmaya ikna ederek “iktidar” cenahını dizayn ettiler. Sonra da, geriye kalan görece daha güçsüz siyaset baronları ile din baronlarını da, sözde “muhalif” konuma yerleştirdiler.

Aslında, her iki tarafın pozisyonlarını ve rollerini belirleyen dışarıdaki güç merkezi aynı. Ülkemiz insanı da, karşısında iktidar ve muhalefet şeklinde pozisyon al(dırıl)mış olan tarafların birbirleri ile mücadele halinde olduklarını zannediyor ve herkes kendini buna göre konumlandırıyor.

 

ROMANLARDAKİ VE FİLMLERDEKİ TÜM KARAKTERLERİ AYNI YAZAR YAZMIYOR MU?

Romanlarda okuduğumuz ve filmlerde seyrettiğimiz tüm karakterlerin, aynı yazar tarafından kaleme alınmış oldukları gerçeğini akıllarına getirmeyen insanlar, ilginç bir şekilde, siyasette ve cemaatlerdeki karakterlerin tamamının aynı senaryo yazarları tarafından tasarlandıklarını akıl edemiyor. Dolayısı ile insanlar, romanlarda okuduğu sayfadan sonraki sayfaları merak eden okuyucular ve seyretmekte olduğu filmlerde müteakip sahneleri merakla bekleyen seyirciler gibi, siyaset ve din baronlarının birlikte oynamakta oldukları siyasi ve toplumsal senaryoyu, “sanki yaşananlar kendileri ile ilgili değilmiş gibi”, kendilerini soyutlayarak seyrediyor. Bu ise, bu senaryoları yazıp uygulamaya koyan dış güçlerin ve onların içerideki taşeronları konumunda olan siyaset ve din baronlarının işlerini bir hayli kolaylaştırıyor.

İçinde yaşamakta oldukları hadiseleri sorgulama yeteneğinden yoksun, ülke nüfusunun kahır ekseriyetini teşkil eden fakir ve cahil (dolayısı ile “muhtaç”) kesimlerin, halihazırdaki gidişatın nereye olduğu konusunda, isabetli tahminler yapmaları pek mümkün değildir. Gündelik yaşamsal temel ihtiyaçlarını karşılamakta büyük zorluklarla karşı karşıya bulunan insanlar, ülke kaynakları ile kendilerini sömürmekte ve ülkeyi yağmalamakta olan siyaset baronlarının “cüz’î ianeler”i ve din baronlarının “ölümden sonra sonsuz cennet hayatı” vaatleri ile aslında derin bir şekilde uyutulmakta olduklarının farkında bile değiller.

6-18 yaş aralığını kapsayan genel eğitim programları ile toplumsal sistemli cehalet üretiminin, yabancı güçlerin ülkemizle ilgili çıkar politikalarını yürütmelerini bir hayli kolaylaştırdığını görmek gerekiyor. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Kur'an-ı Kerîm, Peygamberimizin Hayatı, Temel Dinî Bilgiler vb. gibi derslerle sözde din eğitimi verilen okullarda, Türkçe, Edebiyat, Matematik, Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler vb. gibi derslerdeki eklektik bilgi aktarımlarında belli bir sistematik olmadığından, çocuklar edinilen bilgilerle akıl yürütme ve sonuca varma (sistemli düşünme) yeteneği kazanamıyorlar. İşte bizim, “eğitimle cehalet üretimi” ifadesiyle kast ettiğimiz şey budur.

 

DEJENERE OLAN TOPLUMLAR, SÜRÜ OLMAKTAN KURTULAMAZ!

AK Parti iktidarı döneminde defalarca değişiklik yapılan eğitim müfredatları ile aralarında 5-6 yaş farkı bulunan insanlar arasında, birbirleriyle olan iletişimlerde kavramsal ve yapısal engeller ortaya çıkarıldığından, insanların toplumsal organizasyonlar kurabilme ve var olan organizasyonlarda birlikte çalışabilme imkanları ortadan kaldırılıyor. Dolayısı ile toplum “ortak irade ortaya koyabilme yeteneği (ki biz buna “kamuoyu” diyoruz)”ne de sahip olamıyor ki bu, insanları, çıkar dışında birbirleriyle hiçbir ilişkileri olmayan sürüler haline getiriyor. Çünkü, dejenere olan toplumlar dış güçlerin güdümünde sürü olmaktan kurtulamazlar! Bunun en doğal sonucu da, en üstteki devlet yapısından, yereldeki en alt düzey derneğe kadar, tepede tek bir kişinin yer aldığı, geriye kalanların ise adeta bir sürü gibi algılandığı bir toplumsal kabuldür.

Bu gibi toplumlar (herhangi bir şekilde sorgulama ve ortak akıl yürütme söz konusu olmadığından), tepeden gelen talimatlar ve yönlendirmeler dışında, her türlü değişime direnirler. Tüm toplumsal hareketlilik ve eylemler, tepedeki tek kişinin tekelinde bulunduğundan, “hak, hukuk, adalet” vb. gibi, toplumsal meşruiyet ve kabul gerektiren kavramlar giderek anlamını yitirir. Öyle ki, zamanla başta Anayasa olmak üzere hukuk sistemi, din, örf, âdet, gelenek vb. gibi toplum düzeni için zorunlu olan kavramlar tümden anlamını yitirir.

AK Parti iktidarı döneminde, yıllar ilerledikçe hukuk tanımazlık daha da arttırılarak, ülke yönetimi, “cumhurbaşkanlığı kararnameleri” ile tek işinin buyruklarına bağlanmaktadır. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri giderek, Osmanlı dönemindeki “padişah fermanları”na benzemektedir. Cumhurbaşkanına kararname yayınlama konusunda yeni yetkiler veren kanunların çıkarılması dışında, kayda değer hiçbir fonksiyonu kalmayan meclis, komisyonlarda ve genel kurul toplantılarında yapılan oylamalarda, saraydan gelen işarete göre oy kullanan karakterlerin yan gelip yatmakta oldukları bir yer haline gelmiştir.

 

“UTANMIYORUZ” DİYENLERE HADLERİNİ KİM BİLDİRECEK?

Meclis genel kurul oturumlarında, muhalefet milletvekillerinin zaman zaman dile getirdikleri kanunsuz uygulamalardan dolayı iktidarın hiç mi utanmadığı sorulduğunda, iktidar sözcüsünün, son derece rahat ve kendinden emin (ve hatta mütecaviz) bir şekilde, “hiç de utanmadıklarını, aksine yaptıklarından gurur duyduklarını ifade etmesi” karşısında söylenebilecek söz kalmıyor. İktidar mensuplarının, yaptıkları yasadışı işlemlerden dolayı utanmadıkları bir durumda, sıradan insanlar da, toplumsal ölçülere ve kabullere uygun olmayan davranışlarından dolayı utanmamaya başlıyorlar. Böylece ülkede, herkesin hiçbir şeyden çekinmeden ve utanmadan elinin erdiği, gücünün yettiği ölçüde, haksız-hukuksuz işler yaptığı, toplumsal kaos ortamı doğar.

Elbette tüm bu olumsuzluklar, sadece halkımızın yeteneksizliğinden dolayı ortaya çıkmıyor. Tüm bu olumsuzluklar önce birbirleri ile ve sonra da, ülkemize yönelik çıkar hesapları olan dış güçlerle işbirliği yapmakta olan siyaset baronları ile din baronlarının, planlı ve kasıtlı uygulamalarının da, hesaplı-kitaplı sonuçlarıdır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yalta Konferansı’nda esasları belirlenen iki kutuplu dünya düzeninde, Türkiye’de Demokrat Parti iktidarı ile başlatılan dış güçlere açık devlet uygulamaları, 1960 Askerî Darbesi ile kısa bir aksama dönemine girse de, 1980 Askerî Darbesinden sonra iktidara getirilen ANAP iktidarı ile yeninden rayına konmuştur. Ancak, ANAP’ın kurucu Genel Başkanı Turgut Özal’ın 1993’teki ani ölümü ile yaşanan aksaklık, 2002’de yapılan erken seçimlerle giderilmiş ve AK Parti (2016’dan itibaren +MHP) iktidarı ile dış güçler açısından sorunsuz yeni bir süreç başlatılmıştır.

Bu süreçte ülkede, dış müdahalelerden hiçbir şekilde rahatsız olmayacak, devlet-millet kaygısı olmayan, millî değerlerden yoksun yeni bir nesil yetiştirilmiş, dünyanın en yüksek faizleri ile alınan kredilerle, ülkemizin dış borcu yaklaşık 10 kat arttırılırken, üretim kapasitesi ise ancak 2 kat arttırılmıştır. Ayrıca, cumhuriyet döneminin tüm kazanımları olan millî tesisler “özelleştirme” adı altında yok pahasına satılmış (hatta TÜRKTELEKOM gibi yağmalatılmış) gerekli-gereksiz “müşteri garantili yatırımlar”la Türkiye, Osmanlı döneminin kapitülasyonlarından çok daha ağır yükümlülükler getiren, 40-50 yıl süreli taahhütler altına sokulmuştur. Bunlar yetmemiş, bir de, başta milli eğitim ve silahlı kuvvetler olmak üzere, devlet düzeni dejenere edilmiş, hukuk sistemi alt-üst edilmiştir.

 

BOP SENARYOLARININ BAŞROL OYUNCUSU TÜRKİYE

Bugün Türkiye, Osmanlı Devleti’nin son yıllarından çok daha ağır bir yıkım süreci ile karşı karşıyadır. BOP kapsamında, bölgemizdeki ve komşu ülkelere yönelik ağır travmatik müdahalelerde (maliyetler de yüklenerek) Türkiye, adeta koçbaşı gibi kullanılırken, bu müdahalelerden sonraki gelişmelerde de ağır yükümlülükler altına sokulmaktadır. Görünen o ki, BOP kapsamında yürütülmekte olan devlet operasyonlarında, Suriye’den sonra sıra İran’a gelmiş bulunuyor. Türkiye, çok büyük bir ihtimalle, Suriye’de olduğu gibi, İran’a yönelik emperyalist müdahalenin de koçbaşı olarak kullanılacaktır.

Sovyetler Birliği (SSCB)’nin dağıldığı 1991 yılı sonundan bu yana, tek kutuplu yeni dünya düzeninin patronları gibi davranan ve BOP’un sahipleri olan “ABD-İsrail-İngiltere ortaklığı”, Ortadoğu’daki çıkarları ile ilgili operasyonlarda sürekli baş rolleri verdiği Türkiye’nin devlet yönetimine getirdiği (siyasi, askerî ve bürokratik) kadroları, sağlamakta olduğu kişisel çıkarlarla abat ederken, halkı olabildiğince fakirleştirmekte ve iktidarın ianelerine muhtaç hale düşürmektedir.

Toplumsal genel vasata ve şartlara bakıldığında, Türkiye’nin bu anafordan kendini kurtarabilmesi pek mümkün görünmüyor. BOP kapsamında planlanan tüm operasyonlar ve Ortadoğu bölgesi için düşünülen siyasi düzen kurulduğunda, Türkiye’nin ne durumda olacağını (bazı afaki tahminler yapılsa da), henüz doğru bir şekilde bilmiyoruz. Maalesef bu noktada millet olarak, “Mevlam görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” demekten başka söyleyebildiğimiz kayda değer hiçbir şey yok!

-------------------

02 Şubat 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.