Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

DENETİMDEN MUAF DEVLET ANLAYIŞI

DENETİMDEN MUAF DEVLET ANLAYIŞI   Ramazan Aydın AK Parti iktidara geldi geleli, Türk milletinin millî değerlerine ve kültürüne karşı söylemler ve faaliyetler aldı başını gidiyor… Çoğu zaman devlet destekli saldırıların odak noktasında ise, Türk milletinin bilinen tarihindeki en büyük medeniyet projesi olan “Cumhuriyet” ve başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onu kuran kadrolar yer alıyor. Yine AK Parti döneminde ekonomide, siyasette ve bürokraside oldukça büyük bir güce sahip olan dinci organizasyonlar (tarikatlar, cemaatler, vakıflar vs.), iktidar çevreleri ile al takke-ver külah muhabbetlerle, zirveden zirveye koşmaya devam ediyor. Böylece, yeryüzündeki tüm İslam toplumlarının çağdaş dünya ile yaşamakta oldukları uyuşmazlık, Türkiye’ye de bulaştırılıyor. Toplumsal yaygın cehalet, ülke kaynaklarını yağmalamakta olan kesimler için, oldukça elverişli bir zemin teşkil ediyor. Ülkemizin önemli değerlerinden, rahmetli Prof.Dr. Doğan Kuban (1926-1921) bir konuşmasında, “Türkiye, cehaletiyle övünen bir ülke.” demişti. Biz de yazılarımızda sıklıkla, Türk toplumunda cehaletin “din” haline getirildiğini anlatıyoruz. Toplumsal üretime ve halkın üretim motivasyonuna zerre katkısı olmayan birtakım hurafe organizasyonları, millî gelirden en büyük payı almaktadırlar.   TEPKİ GÖSTERİLMESİ GEREKEN KONULAR TAKDİR GÖRÜYOR! Kendilerine biat etmekte olan ve ortak paydaları fakirlik ve cehalet olan insanlara, yoksulluğun kerametlerini ve ahiretteki nimetlerini anlatanların alayı, Osmanlı padişahlarının rüyalarında bile görmedikleri düzeyde saltanat sürmektedirler ve bu durum, nedense halkın hiç umurunda değil ki bu, ülkemizdeki toplumsal yaygın cehaletin en önemli göstergelerinden biridir. Cehaletin diğer önemli ürünleri ve göstergeleri olarak, dindar olmadan dini istismar etmeyi, kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, tarihi ve doğal çevreyi katletmeyi, hırsızlık yapmayı, hiçbir bilgiye sahip olmadan fikir sahibi olmayı, hamaseti (tarih bilmeden tarihle övünmeyi) sayabiliriz. İşin en vahim yönü ise, toplumsal “ortak tepki” gösterilmesi gereken tüm bu olumsuzluklar karşısında insanların tepkisiz kalmaları ve hatta çoğu zaman adeta “meziyet” olarak kabul ediliyor olmasıdır. Tüm bunlar, son derece vahim “toplumsal geri kalmışlık göstergeleri” iken, ülkeyi yönetmekte ve onlara destek vermekte olanlar tarafından, “dünya Türkiye’yi kıskanıyor” gibi bir ifadenin, ortak söylem haline getirilmiş olması, aklın almayacağı bir durumdur. Bir yandan ülkemizin dış borçları ile ithalat ve ihracat arasındaki fark, her yıl artarken, diğer yandan yıllık Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) yerinde saymaya, Kişi Başına Millî Gelir ise azalmaya devam ediyor. Hal böyle iken iktidar, başta ekonomi (ve enflasyon) olmak üzere, ülkemizle ilgili olumsuz gelişmeleri halktan saklamak için, şeytanın bile akıl edemeyeceği yöntemler geliştiriyor. Başta çalışan kesimin ve emeklilerin maaşlarını yakından ilgilendiren TÜİK’in yıllık ortalama enflasyon tespiti olmak üzere, halka yapılan resmî açıklamaların doğruluk ve inanılırlık düzeyi her geçen gün düşüyor. Kısacası, devlet mercilerinin, kendi görev ve sorumluluk alanlarına giren konularda yaptıkları resmî açıklamalara, insanlar artık inanmıyor.   RESMÎ AÇIKLAMALARA GÜVEN KALMADI Halk devlet tarafından yapılan açıklamaları inandırıcı bulmadığında, insanlar kendi yaşamsal kararları için ihtiyaç duydukları bilgileri kendileri üretmeye başlar. Zamanla aynı davranış şekli, perakende piyasalarına da hakim olur. Bu ise, piyasalar üzerinde devlet tarafından yapılması gereken sağlık denetimlerini ve mali denetimlerini zorlaştırır, etkilerini yok eder. Piyasalardaki sağlık denetimlerinin ve mali denetimlerin etkisiz hale gelmesi, toplumsal hayatı olumsuz etkiler. Tüm bu gelişmelerin yol açacağı toplumsal etkileri baskılamak ve kendisini korumak amacı ile iktidarın uygulamaya koyduğu hukuksuz ve adaletsiz tedbirler, toplumun fakir kesimlerine yönelik zulümler haline gelir. İnşaat sektörünün, ekonomi politikalarının merkezini teşkil ettiği AK Parti iktidarının en belirgin alamet-i farîkalarından biri, birkaç yılda bir, yandaş müteahhit firmalarının vergi ve sigorta prim borçlarını silmesidir. Ekonomi uzmanları, insanların çalıştıkları yıllarda ödedikleri emeklilik primlerinin toplanıp bugün bankaya yatırılması durumunda, hâlen aylık olarak almakta oldukları sözde “maaş”ların, en az 3 katı daha fazla faiz geliri elde edeceklerini anlatıyorlar. Bu durumda Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)’na, toplamakta olduğu emeklilik primlerini ne yaptığını sormak gerekiyor! Yani SGK, her ay kendisine ödenmekte olan emeklilik primlerini bankaya faize yatırmış olsa, elde edeceği gelirin sadece 3’te 1’ini emekliye maaş olarak ödediğine göre, geriye kalan para nerede?   PLANLI KALKINMA DÖNEMİNİN SONU Eskiden, ülkemizin öncelikli ihtiyaçlarını bilimsel yöntemlerle belirleyen ve bu ihtiyaçlara göre her beş yılda bir, “kalkınma planları” yapan “Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)” adlı bir kuruluşumuz vardı. DPT tarafından hazırlanan “Beş Yıllık Kalkınma Planları” hükümetler tarafından meclise getirilir ve orada görüşülerek kanun haline gelirdi. Böylece, Cumhuriyet Hükümetlerinin önlerinde, “devlete ait ve her iktidara gelen siyasi parti tarafından değiştirilemeyen” bir master plan bulunurdu. Hükümetlerin icraatları, sadece halkın dile getirdiği ihtiyaçlar baz alınarak değil, öncelikle bu beş yıllık kalkınma planları açısından değerlendirilir ve eleştirilirdi. Hükümetler tarafından gerçekleştirilecek stratejik yatırımlardan, özel sektöre yönelik teşviklere kadar, devletin ekonomi ile ilgili tüm icraatlarının bu planlara göre yapılması zorunluydu. Ne var ki, AK Parti, iktidara gelişinin dokuzuncu yılında (08 Haziran 2011’de), DPT’yi lağvetti ve 05 Ekim 1960 tarihinde başlatılan yarım asrı aşan “planlı ekonomi dönemi” sona erdi. II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde (01–22 Temmuz 1944), New Hampshire-Bretton Woods’ta (ABD) , aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 44 ülkenin katılımı ile düzenlenen Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı’nda (United Nations Monetary and Financial Conference), savaş sonrası uluslararası dünya para sistemine ilişkin bir dizi yeni kurallar belirlendi. Bu konferansın en önemli kararlarından biri Uluslararası Para Fonu (International Monetary Found-IMF), Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (International Bank for Reconstruction and Development-IBRD) ve Dünya Bankası’nın (World Bank) kurulmasıydı.   IMF, VERİLEN KREDİLERİ VE GERİ ÖDEMELERİNİ TAKİP EDER! Bu sisteme göre, herhangi bir kalkınma projesi için mali kaynağa ihtiyacı olan devletler IMF’ye kredi başvurusunda bulunuyor, sunulan projeler, talep edilen kredi miktarı ve geri ödeme planı açısından değerlendirildikten sonra, Dünya Bankası tarafından kredilendiriliyor. Ancak, burada çok önemli bir ayrıntı var: IMF, verilen kredinin, talep edilen projede kullanılıp kullanılmadığını ve geri ödeme planına sadık kalınıp kalınmadığını çok sıkı bir şekilde takip ediyor ve denetliyor. İşte bu, Türkiye gibi geri kalmış ülkelerin hükümetleri açısından (aldıkları kredileri, kendi keyiflerince kullanamadıkları için) son derece sıkıntılı bir konu. O nedenle Türk siyasetçileri, kendi başarısızlıklarını örtmek ve halkın memnuniyetsizliğinin nedeni olarak, “IMF’yi suçlamak” gibi, klasik bir üslup sahibidirler. 2011 yılında DPT’yi kapatan AK Parti iktidarı, o tarihe kadar IMF aracılığı ile alınan o krediler, sanki ülkemizin zararına olacak türden nedenlerle verilmiş gibi, halka yönelik karalama propagandaları yaptı. O tarihten sonra da Türkiye, hiçbir devlet planı bulunmayan tamamen siyasetçilerin keyfine bağlı bir devlet icraatları dönemine girdi. Sonra da, IMF benzeri denetimleri olmayan uluslararası bağımsız finans kuruluşlarından, iktidarın keyfince kullanabileceği şartlarla (ve IMF kredilerinden çok daha yüksek faizlerle) krediler almaya başladı. Böylece, alınan paraların nerelerde kullanıldığı, kredilerin kullanıldığı belirtilen projelerin gerçek fiili maliyetleri ile, kayıtlara geçirilen resmî maliyetler arasında herhangi bir farkın olup olmadığı vb. gibi, dış denetimlerden kurtuldular. Müteakip yıllarda, devlet harcamalarında iç denetim mekanizmalarını düzenleyen yasalarda değişiklikler yapılarak (örneğin, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda, AK Parti döneminde yaklaşık 200 kere değişiklik yapıldı), alınan kredilerin akıbetlerini takip etme imkanı tamamen ortadan kaldırıldı. İktidar, 2002’den bu yana TBMM’de sürekli çoğunluğa sahip olduğundan, alınan kredilerin ve tüm diğer kamu kaynaklarının kullanımı ile ilgili meclis denetimi de işlevsiz kaldı. Böylece, Türkiye’yi yönetenler için, “yolsuzlukların kolayca finanse edildiği” bir dönem başlamış oldu.   OSMANLI’YI BATIRAN DIŞ KREDİLER GİBİ 2002 yılından bu yana Türkiye’de, ekonomi, kamu maliyesi, dış krediler ile yerli ve yabancı firmalara verilen (ve binlerle ifade edilen) imtiyazlar gibi konularda, 19. yüzyıl ortalarından 1918 yılına kadar devam eden, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına neden olan kapitülasyonlar ve dış borçlar dönemine benzer durumlar yaşanıyor. İstiklal Harbi’nden sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’nda, Osmanlı Devletinin Avrupalı ülkelere verdiği tüm kapitülasyonların kaldırılması mümkün olmuş ise de, borçların çok büyük bir bölümü (bugünkü parayla yaklaşık 460 milyar Dolar), genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yüklenmişti. Yeni kurulan Cumhuriyet, 1923-1951 yılları arasında, halkının sırtından Osmanlı’nın bu borçlarını ödemek zorunda kalmıştır. Türkiye’nin, yerli yabancı birtakım yandaş firmalara özel ayrıcalıkların tanındığı mevcut ekonomi ve dışarıdan sürekli borç almaya dayalı maliye politikaları ile uzun süre devam edebilmesi mümkün görünmüyor. Ülkemizde, akşamları Pazar yerlerindeki artıklarda ve geceleri çöp konteynırlarında yiyecek bir şeyler arayanların her geçen gün çoğalmakta olduğu bir dönem yaşanıyor. Ne yazık ki, halihazırda, bir şekilde karınlarını doyurabilenler, geceleri aç yatmakta  olan insanları ve çocukları (ve bunların her geçen gün çoğalmakta olduklarını) akıllarına bile getirmiyorlar. Titanic batmakta olduğu sırada, gemi orkestrasının çalmaya devam ettiği gibi, biz de şimdilik kendi havamızda, yolumuza devam ediyoruz. Bakalım, bu gidişat ne zaman ve nerede tıkanacak ve akabinde ülkemizde neler yaşanacak ve o yaşanacak durumların can ve mal bakımlarından faturası ne kadar olacak? ------------------ 09 Şubat 2026
Ekleme Tarihi: 12 Şubat 2026 -Perşembe

DENETİMDEN MUAF DEVLET ANLAYIŞI

DENETİMDEN MUAF DEVLET ANLAYIŞI

 

Ramazan Aydın

AK Parti iktidara geldi geleli, Türk milletinin millî değerlerine ve kültürüne karşı söylemler ve faaliyetler aldı başını gidiyor… Çoğu zaman devlet destekli saldırıların odak noktasında ise, Türk milletinin bilinen tarihindeki en büyük medeniyet projesi olan “Cumhuriyet” ve başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onu kuran kadrolar yer alıyor. Yine AK Parti döneminde ekonomide, siyasette ve bürokraside oldukça büyük bir güce sahip olan dinci organizasyonlar (tarikatlar, cemaatler, vakıflar vs.), iktidar çevreleri ile al takke-ver külah muhabbetlerle, zirveden zirveye koşmaya devam ediyor. Böylece, yeryüzündeki tüm İslam toplumlarının çağdaş dünya ile yaşamakta oldukları uyuşmazlık, Türkiye’ye de bulaştırılıyor.

Toplumsal yaygın cehalet, ülke kaynaklarını yağmalamakta olan kesimler için, oldukça elverişli bir zemin teşkil ediyor. Ülkemizin önemli değerlerinden, rahmetli Prof.Dr. Doğan Kuban (1926-1921) bir konuşmasında, “Türkiye, cehaletiyle övünen bir ülke.” demişti. Biz de yazılarımızda sıklıkla, Türk toplumunda cehaletin “din” haline getirildiğini anlatıyoruz. Toplumsal üretime ve halkın üretim motivasyonuna zerre katkısı olmayan birtakım hurafe organizasyonları, millî gelirden en büyük payı almaktadırlar.

 

TEPKİ GÖSTERİLMESİ GEREKEN KONULAR TAKDİR GÖRÜYOR!

Kendilerine biat etmekte olan ve ortak paydaları fakirlik ve cehalet olan insanlara, yoksulluğun kerametlerini ve ahiretteki nimetlerini anlatanların alayı, Osmanlı padişahlarının rüyalarında bile görmedikleri düzeyde saltanat sürmektedirler ve bu durum, nedense halkın hiç umurunda değil ki bu, ülkemizdeki toplumsal yaygın cehaletin en önemli göstergelerinden biridir. Cehaletin diğer önemli ürünleri ve göstergeleri olarak, dindar olmadan dini istismar etmeyi, kadın cinayetlerini, çocuk istismarını, tarihi ve doğal çevreyi katletmeyi, hırsızlık yapmayı, hiçbir bilgiye sahip olmadan fikir sahibi olmayı, hamaseti (tarih bilmeden tarihle övünmeyi) sayabiliriz. İşin en vahim yönü ise, toplumsal “ortak tepki” gösterilmesi gereken tüm bu olumsuzluklar karşısında insanların tepkisiz kalmaları ve hatta çoğu zaman adeta “meziyet” olarak kabul ediliyor olmasıdır. Tüm bunlar, son derece vahim “toplumsal geri kalmışlık göstergeleri” iken, ülkeyi yönetmekte ve onlara destek vermekte olanlar tarafından, “dünya Türkiye’yi kıskanıyor” gibi bir ifadenin, ortak söylem haline getirilmiş olması, aklın almayacağı bir durumdur.

Bir yandan ülkemizin dış borçları ile ithalat ve ihracat arasındaki fark, her yıl artarken, diğer yandan yıllık Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) yerinde saymaya, Kişi Başına Millî Gelir ise azalmaya devam ediyor. Hal böyle iken iktidar, başta ekonomi (ve enflasyon) olmak üzere, ülkemizle ilgili olumsuz gelişmeleri halktan saklamak için, şeytanın bile akıl edemeyeceği yöntemler geliştiriyor. Başta çalışan kesimin ve emeklilerin maaşlarını yakından ilgilendiren TÜİK’in yıllık ortalama enflasyon tespiti olmak üzere, halka yapılan resmî açıklamaların doğruluk ve inanılırlık düzeyi her geçen gün düşüyor. Kısacası, devlet mercilerinin, kendi görev ve sorumluluk alanlarına giren konularda yaptıkları resmî açıklamalara, insanlar artık inanmıyor.

 

RESMÎ AÇIKLAMALARA GÜVEN KALMADI

Halk devlet tarafından yapılan açıklamaları inandırıcı bulmadığında, insanlar kendi yaşamsal kararları için ihtiyaç duydukları bilgileri kendileri üretmeye başlar. Zamanla aynı davranış şekli, perakende piyasalarına da hakim olur. Bu ise, piyasalar üzerinde devlet tarafından yapılması gereken sağlık denetimlerini ve mali denetimlerini zorlaştırır, etkilerini yok eder. Piyasalardaki sağlık denetimlerinin ve mali denetimlerin etkisiz hale gelmesi, toplumsal hayatı olumsuz etkiler. Tüm bu gelişmelerin yol açacağı toplumsal etkileri baskılamak ve kendisini korumak amacı ile iktidarın uygulamaya koyduğu hukuksuz ve adaletsiz tedbirler, toplumun fakir kesimlerine yönelik zulümler haline gelir.

İnşaat sektörünün, ekonomi politikalarının merkezini teşkil ettiği AK Parti iktidarının en belirgin alamet-i farîkalarından biri, birkaç yılda bir, yandaş müteahhit firmalarının vergi ve sigorta prim borçlarını silmesidir. Ekonomi uzmanları, insanların çalıştıkları yıllarda ödedikleri emeklilik primlerinin toplanıp bugün bankaya yatırılması durumunda, hâlen aylık olarak almakta oldukları sözde “maaş”ların, en az 3 katı daha fazla faiz geliri elde edeceklerini anlatıyorlar. Bu durumda Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK)’na, toplamakta olduğu emeklilik primlerini ne yaptığını sormak gerekiyor! Yani SGK, her ay kendisine ödenmekte olan emeklilik primlerini bankaya faize yatırmış olsa, elde edeceği gelirin sadece 3’te 1’ini emekliye maaş olarak ödediğine göre, geriye kalan para nerede?

 

PLANLI KALKINMA DÖNEMİNİN SONU

Eskiden, ülkemizin öncelikli ihtiyaçlarını bilimsel yöntemlerle belirleyen ve bu ihtiyaçlara göre her beş yılda bir, “kalkınma planları” yapan “Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)” adlı bir kuruluşumuz vardı. DPT tarafından hazırlanan “Beş Yıllık Kalkınma Planları” hükümetler tarafından meclise getirilir ve orada görüşülerek kanun haline gelirdi. Böylece, Cumhuriyet Hükümetlerinin önlerinde, “devlete ait ve her iktidara gelen siyasi parti tarafından değiştirilemeyen” bir master plan bulunurdu. Hükümetlerin icraatları, sadece halkın dile getirdiği ihtiyaçlar baz alınarak değil, öncelikle bu beş yıllık kalkınma planları açısından değerlendirilir ve eleştirilirdi.

Hükümetler tarafından gerçekleştirilecek stratejik yatırımlardan, özel sektöre yönelik teşviklere kadar, devletin ekonomi ile ilgili tüm icraatlarının bu planlara göre yapılması zorunluydu. Ne var ki, AK Parti, iktidara gelişinin dokuzuncu yılında (08 Haziran 2011’de), DPT’yi lağvetti ve 05 Ekim 1960 tarihinde başlatılan yarım asrı aşan “planlı ekonomi dönemi” sona erdi.

II. Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde (01–22 Temmuz 1944), New Hampshire-Bretton Woods’ta (ABD) , aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 44 ülkenin katılımı ile düzenlenen Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı’nda (United Nations Monetary and Financial Conference), savaş sonrası uluslararası dünya para sistemine ilişkin bir dizi yeni kurallar belirlendi. Bu konferansın en önemli kararlarından biri Uluslararası Para Fonu (International Monetary Found-IMF), Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (International Bank for Reconstruction and Development-IBRD) ve Dünya Bankası’nın (World Bank) kurulmasıydı.

 

IMF, VERİLEN KREDİLERİ VE GERİ ÖDEMELERİNİ TAKİP EDER!

Bu sisteme göre, herhangi bir kalkınma projesi için mali kaynağa ihtiyacı olan devletler IMF’ye kredi başvurusunda bulunuyor, sunulan projeler, talep edilen kredi miktarı ve geri ödeme planı açısından değerlendirildikten sonra, Dünya Bankası tarafından kredilendiriliyor. Ancak, burada çok önemli bir ayrıntı var: IMF, verilen kredinin, talep edilen projede kullanılıp kullanılmadığını ve geri ödeme planına sadık kalınıp kalınmadığını çok sıkı bir şekilde takip ediyor ve denetliyor. İşte bu, Türkiye gibi geri kalmış ülkelerin hükümetleri açısından (aldıkları kredileri, kendi keyiflerince kullanamadıkları için) son derece sıkıntılı bir konu. O nedenle Türk siyasetçileri, kendi başarısızlıklarını örtmek ve halkın memnuniyetsizliğinin nedeni olarak, “IMF’yi suçlamak” gibi, klasik bir üslup sahibidirler.

2011 yılında DPT’yi kapatan AK Parti iktidarı, o tarihe kadar IMF aracılığı ile alınan o krediler, sanki ülkemizin zararına olacak türden nedenlerle verilmiş gibi, halka yönelik karalama propagandaları yaptı. O tarihten sonra da Türkiye, hiçbir devlet planı bulunmayan tamamen siyasetçilerin keyfine bağlı bir devlet icraatları dönemine girdi. Sonra da, IMF benzeri denetimleri olmayan uluslararası bağımsız finans kuruluşlarından, iktidarın keyfince kullanabileceği şartlarla (ve IMF kredilerinden çok daha yüksek faizlerle) krediler almaya başladı. Böylece, alınan paraların nerelerde kullanıldığı, kredilerin kullanıldığı belirtilen projelerin gerçek fiili maliyetleri ile, kayıtlara geçirilen resmî maliyetler arasında herhangi bir farkın olup olmadığı vb. gibi, dış denetimlerden kurtuldular. Müteakip yıllarda, devlet harcamalarında iç denetim mekanizmalarını düzenleyen yasalarda değişiklikler yapılarak (örneğin, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda, AK Parti döneminde yaklaşık 200 kere değişiklik yapıldı), alınan kredilerin akıbetlerini takip etme imkanı tamamen ortadan kaldırıldı. İktidar, 2002’den bu yana TBMM’de sürekli çoğunluğa sahip olduğundan, alınan kredilerin ve tüm diğer kamu kaynaklarının kullanımı ile ilgili meclis denetimi de işlevsiz kaldı. Böylece, Türkiye’yi yönetenler için, “yolsuzlukların kolayca finanse edildiği” bir dönem başlamış oldu.

 

OSMANLI’YI BATIRAN DIŞ KREDİLER GİBİ

2002 yılından bu yana Türkiye’de, ekonomi, kamu maliyesi, dış krediler ile yerli ve yabancı firmalara verilen (ve binlerle ifade edilen) imtiyazlar gibi konularda, 19. yüzyıl ortalarından 1918 yılına kadar devam eden, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına neden olan kapitülasyonlar ve dış borçlar dönemine benzer durumlar yaşanıyor. İstiklal Harbi’nden sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’nda, Osmanlı Devletinin Avrupalı ülkelere verdiği tüm kapitülasyonların kaldırılması mümkün olmuş ise de, borçların çok büyük bir bölümü (bugünkü parayla yaklaşık 460 milyar Dolar), genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yüklenmişti. Yeni kurulan Cumhuriyet, 1923-1951 yılları arasında, halkının sırtından Osmanlı’nın bu borçlarını ödemek zorunda kalmıştır.

Türkiye’nin, yerli yabancı birtakım yandaş firmalara özel ayrıcalıkların tanındığı mevcut ekonomi ve dışarıdan sürekli borç almaya dayalı maliye politikaları ile uzun süre devam edebilmesi mümkün görünmüyor. Ülkemizde, akşamları Pazar yerlerindeki artıklarda ve geceleri çöp konteynırlarında yiyecek bir şeyler arayanların her geçen gün çoğalmakta olduğu bir dönem yaşanıyor. Ne yazık ki, halihazırda, bir şekilde karınlarını doyurabilenler, geceleri aç yatmakta  olan insanları ve çocukları (ve bunların her geçen gün çoğalmakta olduklarını) akıllarına bile getirmiyorlar.

Titanic batmakta olduğu sırada, gemi orkestrasının çalmaya devam ettiği gibi, biz de şimdilik kendi havamızda, yolumuza devam ediyoruz. Bakalım, bu gidişat ne zaman ve nerede tıkanacak ve akabinde ülkemizde neler yaşanacak ve o yaşanacak durumların can ve mal bakımlarından faturası ne kadar olacak?

------------------

09 Şubat 2026

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.