İnsanlık tarihi boyunca kurulan tüm devletlerin, bulundukları çağa, coğrafyaya, siyasi ve iktisadi şartlara göre değişen “yıkılış sebepleri” vardır. Ancak, devletlerin yıkılmalarının tüm sebeplerinin ortak bir paydası vardır: devleti yönetenler ve vatandaşlar, yıkılış sebeplerine karşı, devletlerini ya korumamışlar ya da koruyamamışlardır. Devletleri yıkan iç ve dış sebepler, öyle üç günde filan ortaya çıkmıyor!
Türk Milletinin, yıkılan en son devleti olan Osmanlı’nın yıkılma süreci II. Viyana Kuşatması (1683) ve akabinde imzalamak zorunda kalınan Karlofça Antlaşması (1699) ile başlamıştır. Osmanlı Ordusu’nun, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun bir parçası olan Avusturya Arşidüklüğü’nün başkenti Viyana’yı 14 Temmuz 1683 tarihinde (ikinci kez), kuşatması ile başlayan ve aralıklı olarak devam eden çatışmalarla 15 yıl 6 ay süren, neticede Osmanlı Devleti’nin yenilgiyi kabul etmesi ile 26 Ocak 1699 tarihinde imzalanan Karlofça Antlaşması, her iki taraf için de bir dönüm noktası olmuştur.
AVRUPA’DAKİ İLERLEME, ASIRLARCA NASIL GÖRÜLEMEDİ?
II. Viyana Kuşatması’na kadar Osmanlı Ordusu, “dünyanın en güçlü ve yenilmez” askerî gücü olarak kabul ediliyordu. Ekonomisi geleneksel tarım ve hayvancılık ile, kazanılan savaşlar ve fetihlerle elde edilen ganimetlere ve tazminatlara dayanan Osmanlı Devleti’ni yöneten kadrolar ve teba (halk), Avrupa ülkelerinde Rönesans ve Reform hareketleri ile başlayan toplumsal, siyasal, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri görmemişler, dolayısı ile de bu gelişmelerin, hem Avrupa ülkeleri ve hem de Osmanlı Devleti açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını kavrayamamışlardır.
Günümüz Avrupa Uygarlığı’nın temelinde, 1447 yılında, Alman kuyumcu Johannes Gutenberg’in matbaayı icat etmesi ile geleneksel elyazmalarına kıyasla kitapların kolayca ve hızlı bir şekilde çoğaltılabilmesi yatıyor. Böylece, Avrupa’da bilginin hızla yayılmasına bağlı olarak başlayan “toplumsal aydınlanma süreci”, Osmanlı Devleti (ve tüm diğer Müslüman ülkeler) tarafından takip edilemiyor. Çünkü, “ulema” denen sözde din alimleri, matbaanın İslam dinine aykırı olduğu yönünde fetvalar veriyor, padişahlar da bu fetvalara dayanarak, başta Osmanlı ülkesi olmak üzere (Halife –yani padişah- yasakladığı için), tüm Müslüman ülkelere girmesini engelliyorlardı. Nitekim, matbaanın Osmanlı ülkesine gelişi, icadından yaklaşık üç asır (280 yıl) sonra, Padişah III. Ahmet döneminde mümkün oluyor ve İbrahim Müteferrika tarafından 16 Aralık 1727 tarihinde, Darü’t-Tıbâati’l Amire adı ile ilk matbaa kuruluyor.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği tarihlerde, İtalya’da başlayan rönesansı, 16. yüzyıl başlarında, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’daki Türk Memlûk Devleti’ni yıkarak, “İslam Halifesi” unvanını aldığı yıl Almanya’da, Roma Katolik Kilisesi’ne karşı başlayan dinde reform hareketleri takip ediyor. Rönesans ve reform hareketleri hızla tüm Avrupa ülkelerini etkiledi ve güçlü bir toplumsal aydınlanma dönemi başladı. 1698 yılında, İngiliz mühendis Thomas Savery (ticari olarak satılan) ilk buhar makinesini yapmış ve bu makine, maden ocağından suyu dışarı atmak amacıyla kullanılmıştır. Buhar makinesinin daha sonra gemilerde, endüstride ve lokomotiflerde kullanılması ile 18. yüzyılda Avrupa ülkelerinde başlayan Sanayi Devrimi de Osmanlı Devleti tarafından takip edilememiştir. Elbette ülkede, Avrupa’daki yeniliklerin farkında olan ve bu yeniliklerin ülkeye getirilmesi gerektiğini düşünen ve teşebbüslerde bulunanlar olmuştur. Ancak, toplumun son derece cahil ve yeniliklere kapalı olması, devleti yönetenlerin de, bu yeniliklerde kendi saltanatları açısından bir yarar görmemeleri sebebiyle hiçbir ilerleme olmamıştır.
DEVLET-İ ÂLİYE’DEN “DÜVEL-İ MUAZZAMA”YA…
Önce toplumsal aydınlanma, ardından bilim ve teknolojideki gelişmeler ve nihayet sanayide meydana gelen değişim ve yüksek üretim gücü, giderek diğer ülkeleri sadece iktisadi bakımdan değil askerî ve siyasi bakımlardan da tehdit etmeye başlar. Avrupa ülkeleri, sanayi devrimi ile elde ettikleri güçle, dünyanın daha önce ulaşamadıkları bölgelerine gitmeye (15.-17. yüzyıllar arasındaki coğrafi keşifler) ve oralardaki zenginlikleri ülkelerine taşımaya başladılar. Bilim, teknoloji ve sanayi gücüyle gittikleri ülkeleri sömürgeleştiren Avrupa ülkeleri, giderek Osmanlı Devleti’ne karşı üstünlük sağlamaya başladılar. Daha önce kendisini “Devlet-i Âliyye (Yüce Devlet)” olarak adlandıran Osmanlı Devleti ise, Avrupalıların gelişmelerine karşı hızla geri kalmaya başladı. Avrupa ülkelerindeki gelişmeler karşısında geri kalmakta olduğunu, ancak 19. yüzyıla gelindiğinde fark eden Osmanlı, bu gelişmeleri kendi ülkesine getirmeye çalışmış ise de, Avrupa ülkeleri ile rekabet edebilecek düzeyde başarılı olamamıştır. Böylece, Osmanlı Devleti “Devlet-i Âliyye” olmaktan çıkacak ve zamanla, gelişmiş Avrupa ülkelerini (İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya ve Avusturya), “Düvel-i Muazzama (Güçlü Devletler)” olarak adlandıracaktır.
Osmanlı Devleti, II. Viyana Bozgunu’ndan, tamamen dağılmasına ve yıkılmasına sebep olan I. Dünya Savaşı’na kadar (1853-1856 yıllarında, İngiltere, Fransa ve Piyomonte-Sardinya Krallığı ile birlikte Ruslara karşı savaştığı Kırım Savaşı dışında), girdiği tüm savaşları ve dolayısı ile de topraklarının kahir ekseriyetini kaybetmiştir. Neticede, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzaladığı Sevr Antlaşması ile ordusu terhis edilerek, İngiltere’nin himayesinde, saraydan ibaret hale gelmiş, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Milli Mücadele’yi kazanmalarından sonra da, 36. padişah Vahdettin, 01 Kasım 1922 tarihinde ülkeyi terk ederek, Osmanlı Devleti’ne son noktayı koymuştur.
EMEKLİYE “YOK”, YANDAŞA “ÇOK”…
Çanakkale Savaşlarının Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkması ile başlayan Milli Mücadele’nin, 09 Eylül 1922 tarihinde, son Yunan kuvvetlerinin İzmir’de denize dökülmesi ile zaferle sonuçlanmasından sonra, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile dünyaya karşı Kuruluş Beratı alınan ve 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, “çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma mücadelesi”nde, oldukça büyük bir mesafe kat etmiştir. Ancak, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile devletin ve halkın birlikte verdiği uygarlık mücadelesi sekteye uğrar. Dahası, başta medrese ve tarikat artıkları olmak üzere, Milli Mücadele’ye karşı çaba sarf eden çevrelerin önleri açılmış ve “devlet-millet” birlikteliği ile yürütülen uygarlık mücadelesi sona ermiştir.
Şu son 20-25 yıldır ise ülkemiz, hem dünyadaki gelişmeler ve hem de devlet yönetimi ve toplumsal geri kalmışlık bakımlarından, Osmanlı Devleti’nin yıkılış dönemine benzer durumlarla karşı karşıya bulunuyor. Nasıl ki o zaman padişahlar öncelikle kendi saltanatlarını koruma peşinde olmuşlar ve milleti umursamamışlar ise, bugünün AK Parti-MHP yönetimi de, benzer şekilde sadece kendi iktidarlarını koruma derdindedirler.
Bu konuda uzun açıklamalara gerek yok. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, emekli maaşlarına 2026 yılı için yapılacak zam konusunun görüşüldüğü güne bakmak yeterli. 22 Ocak Perşembe günü, emekli maaşlarına yapılacak cüz’i bir artışla ilgili kanun tasarısının görüşüldüğü oturumlarda, “bütçede para yok” diyerek emeklilerine sadre şifa olabilecek bir maaş zammını yapmamak için saatlerce direnen ve neticede emeklileri açlığa mahkum eden iktidar milletvekilleri, aynı günün akşamında, yıllardır ballı ihalelerle beslemekte oldukları yandaş şirketlerin, toplam 70 milyar lirayı bulan borçlarını silme kararını dakikalar içinde aldılar.(*)
Bugün İstanbul’da, ufak tefek binalardan oluşan küçük bir kampus görünümündeki Topkapı Sarayı dışında, “Osmanlı Sarayları” denilen devasa binaların (Dolmabahçe, Yıldız, Çırağan, Beylerbeyi vb.) tamamı, devletin dışarıdan borç almadan mali işlemlerini yürütemediği ve aldığı borçların taksitlerini ödeyemediği için “moratoryum (iflas)” ilan ettiği 19. yüzyıl ortalarından sonra yapılmıştır. Devlet bütçesindeki açıkları, yabancılara ekonomik ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) vererek kapatan Osmanlı yönetiminin Türk Milletinin başına sardığı kapitülasyonlardan Lozan’da, dış borçlardan ise, 1923’ten 1951 yılına kadar ödeyerek kurtulduk.
GEÇMİŞİ AHLAKSIZCA KARALAYARAK OY AVCILIĞI YAPILIYOR
Tarihimizin en büyük yıkımlarını yaşadığımız I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’de, hemen her bakımdan perişan olmuş bir millet ve yeni kurulmuş olan Cumhuriyetin, Osmanlı Devleti borçlarının, bugünkü karşılığı 460 milyar Doları aşan bir bölümünü öderken, milletimizin bu borçlar sebebiyle çektiği sıkıntılar unutulacak gibi değildir. Ne yazıktır ki bugün kendilerini “Osmanlıcı” ilan eden bazıları, o dönemde halkımızın yaşadığı maddi sıkıntıları, “Tek Parti Dönemi” diyerek, doğrudan CHP’ye ve Atatürk dönemine yönelik eleştiri malzemesi olarak kullanmaktadırlar. Atatürk’ün vefatından bir yıl sonra patlayan II. Dünya Savaşı şartlarında yaşanan sıkıntıları da, hiçbir utanma olmadan, yine CHP’ye ve İsmet İnönü’ye fatura ediyorlar.
Ne yazıktır ki ülkemiz halkı, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında ülkemizin toplam dış borcunun 130 milyar Dolar olduğunu ve bugün dış borcumuzun, resmî rakamlara göre 550 milyar Dolar’a yükseldiğini, Cumhuriyet döneminde vücuda getirilen tüm tesislerin de haraç-mezat satıldığını bilmiyor. Kaldı ki, OECD raporlarına göre 1 trilyon 200 milyar Doların üzerinde olan Türkiye’nin dış borçlarına, iktidarın “müşteri garantili” yatırımların (otoyollar, şehir hastaneleri, kullanılmayan havaalanları, köprüler vs.) sahipleri olan şirketlere, her yıl döviz cinsinden yapılmakta olduğu ödemeler dahil değildir.
Dünyanın en yüksek faizli kredilerini almakta olduğumuz bu dönemde yaptırılan saraylar, Cumhurbaşkanlığına ait (sayıları halk tarafından bilinmeyen) özel uçaklar, Erdoğan’ın yüzlerce araçtan oluşan konvoylarla yapmakta olduğu şehir içi yolculuklar (Ankara dışına özel uçağı gittiğinde, gittiği yerdeki konvoylara katılacak araçlar kargo uçakları ile taşınıyor) vb. gibi, şark usulü şatafat ifadesinden başka anlamı olmayan israf zirvesi davranışların haddi ve hesabı yok!.. Üzerinde devlet adına hiçbir denetimin ve yapılan icraatlarla ilgili en küçük bir sorumluluğun da olmadığı “tek kişilik” bir icra gücünün elinde, ülkemizin ne gibi badirelere sürüklenmekte olduğunu tahmin etmek hiç de kolay değildir.
OSMANLI’NIN KAPİTÜLASYONLARI HORTLATILIYOR
2024 Ekim ayından bu yana, bir buçuk yıldır ülkemiz gündeminde olan ihanet sürecinde, yürürlükteki hukuk sistemimize göre son derece ağır suç teşkil eden davranışlar, alenen ve giderek yoğunlaşarak devam ediyor. Türk Milleti’nin en üst irade mercii olan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), adeta bölücü faaliyetlerin merkezi haline getiriliyor ve buna kimse ses çıkarmıyor.
Öte yandan, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca verilen maden arama ruhsatlarının birkaç yüz katı ruhsat bu dönemde veriliyor. Maden arama ruhsatları, aynı zamanda, belirtilen sahalar üzerinde özel yasal imtiyazları da ihtiva etmesi bakımından, ülkemizin geleceği bakımından, Osmanlı döneminin kapitülasyonlarını aratmayacak derecede riskli belgelerdir. Dahası, yabancı yatırımcılarla yapılan sözleşmelerle ilgili anlaşmazlıklar hususunda, Türk mahkemelerinin değil, yabancı ülke mahkemelerinin yetkili olarak kabul edilmesi de, AK Parti döneminin alâmet-i farîkalarından biridir.
Gelecek nesilleri kapsayacak şekilde imzalanan ve yabancı ülke mahkemelerinin yetkili kılındığı iktisadi sözleşmeler ve çeşitli ülkelerle yapılan ülkemizi ağır yükümlülükler altına sokan (TBMM’den onay alma lüzumu duyulmayan) anlaşmalar hakkında maalesef halkımızın hiçbir bilgisi yoktur. Toplumda, bu işlerin bu şekilde nereye kadar gidebileceği ve sonunda tüm iplerin nerede kopacağına dair endişeler giderek artmaktadır. Ümidimiz ve dileğimiz, ülkemiz dönüşü olmayacak çıkmazlara girmeden bu gidişatın durdurulması ve geleceğimizin kurtarılmasıdır.
____________
(*) TBMM tarafından, devletin ihaleli işlerini yapan müteahhit firmaların, çalışanlarına ödemedikleri kıdem tazminatlarının devletin “İşsizlik Fonu”ndan ödenmesi kararı alınmıştı.
------------------
26 Ocak 2026