Devlet Bahçeli’nin, önce 01 Ekim 2024 tarihinde, Meclis Genel Kurul Salonu’nda DEM Parti’li üyelerin yanına giderek ellerini sıkması, bilahare önce 22 Ekim’de partisinin Meclis Grup Toplantısında, “Öcalan gelsin Meclis’te DEM Grubu’nda konuşsun” sözlerinin ardından, 05 Kasım’da yine partisinin Meclis Grup Toplantısında, “Öcalan terörün bittiğini, PKK’nın lağvedildiğini açıklasın, DEM Grubu’na gelsin bunları teker teker söylesin, ak koyun kara koyun ortaya çıksın, umut hakkından da istifade etsin. Sözümün arkasındayım ve teklifimde ısrarlıyım.” şeklindeki konuşmaları ile başlatılan süreçte, taraflar ve gerçek niyetler netleşiyor.
TBMM’de 05 Ağustos 2025 tarihinde kurulan (İYİ Parti dışında) ve tüm siyasi partilerin Meclisteki sandalye sayılarına göre katıldıkları “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adlı grubun faaliyetleri, bölücü kesimlere, “gerçek niyetlerini pervasızca açıklama” cesareti vermiştir. Öyle ki, bölücü hareketin TBMM’deki unsurları, Meclis Genel Kurul ve siyasi partilerin Grup Salonlarını, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk Milletine en ağır hakaretlerini yaptıkları merkezi bir platform haline getirmişlerdir. O günden bu yana görünen o ki, İYİ Parti, bölücü hareketin karşısında TBMM’de tek başına mücadele etmektedir. TBMM dışında ise, bazı muhalif partiler ve gruplar da benzer bir mücadele verseler de, kamuoyu üzerinde kayda değer bir etkilerinin olmadığı görülüyor; çünkü bunların, bahse konu ihanet grubunda yer alan partilerin toplam medya gücü karşısında, görüşlerini ve mesajlarını halka ulaştırabilme imkanları yetersiz kalıyor.
TBMM, AZINLIKLARIN HAKİM OLDUĞU OSMANLI MECLİS-İ MEBUSANI GİBİ
Son birkaç aydan bu yana TBMM, azınlık temsilcilerinin baskın oldukları 1876’daki Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı aratmayacak şekilde, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk Milletine pervasızca hakaretlerin yağdırıldığı bir zemin haline gelmiş gibi görünüyor. Meclis-i Mebusanı’ndaki Rum, Ermeni, Yahudi, Bulgar vs. azınlıklara mensup mebusların (milletvekillerinin) yerlerini, ağırlıklı olarak DEM Partililer olmak üzere, diğer partilerde yer alan Kürt, Ermeni ve Rum kökenli (ya da emperyalistler tarafından satın alınmış) milletvekilleri almış görünüyor. Türk Milleti tarafından 23 Nisan 1920 tarihinde kurulan ve 3 yıl 7 ay 6 gün sonra, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’i kuran Meclis bugün, kendi devletine ve milletine en ağır hakaretlerin yapıldığı bir yer haline geldi.
08-10 Temmuz 2004 tarihinde Sea Island’da (ABD’nin güneydoğusunda Georgia Eyaletinde) ABD Başkanı George W.Bush’un başkanlığında düzenlenen G8 zirvesinde son şekli verilen ve Erdoğan’a “eşbaşkanlık” görevinin tevdi edildiği Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında başlatılan ve açık bir şekilde yürütülmekte olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etme girişiminde, insan havsalasının almayacağı bir düzeye gelinmiştir. Öyle ki, “Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi vs.” demek takdirle karşılanırken, herhangi bir yerde “Türküm” demek, artık eleştirilecek ve kötülenecek bir ifade haline geldi. İşin en ilginç yanı ise, başta siyaset olmak üzere, hemen her platformda giderek artan bir şekilde Türklere yönelik aşağılamalara, etnik kökenleri Türk olduğu halde, insanların ses çıkarmamalarıdır. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin son 3 asrında yaşanan ve “Türkleri, ülke halkının en aşağılık kesimi (Etrâk-ı bî-idrak) olarak gören” anlayışla büyük bir paralellik arz ediyor.
YAVUZ SULTAN SELİM’İN “HALİFELİK SEVDASI”
Evet, Osmanlı Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılması sürecinde Anadolu’da ortaya çıkan ve tamamı Türk olan beylikler döneminde, 1299 yılında Türklerin Kayı Boyu tarafından kurulmuştur. Osmanlı 1517 yılına kadar, hemen her kademede Türkler görev almış ve Osmanlı her bakımdan bir “Türk Devleti” olarak devam etmiştir. Ne var ki, Yavuz Sultan Selim’in “halifelik sevdası”, Türk Milletinin Araplaştırılması sürecinin başlangıcı olmuştur. 1516-Mercidabık ve 1517-Ridaniye Savaşlarında Memlûk Devleti’ni yenerek dağıtan Yavuz Sultan Selim, 1260 yılından beri Memlûklerin koruması altında olan 73. Abbâsi Halifesi III. Mütevekkil’den bu unvanı, kendisi üzerine aldı. Bu tarihten sonra, Osmanlı Padişahları, ayrıca “İslam Halifesi” unvanını da üstlenmiş oldular. Ne var ki, Mısır, Arabistan ve Bağdat’taki Arap uleması, halifeliğin Araplardan alınmasına rıza göstermediler ve Türk halifeyi kabul etmeyeceklerini açıkladılar. Halifelik konusunda, ümmet nezdinde meşruiyet sorunu ile karşı karşıya kalan Yavuz Sultan Selim, kendisinin halifeliğine karşı çıkan Arap ulemayı İstanbul’a davet etti; onlara büyük maddi imkanlar, topraklar, köşkler, paralar vb. vererek, ümmet nezdinde “meşruiyet aracı” olarak kullandı.
Ancak, o dönemde, İstanbul’da Osmanlı ülkesinde, bu Arap ulema üzerinde etkili olabilecek düzeyde güçlü ve diğer Müslüman milletler nezdinde popüler din âlimlerine sahip olmayan Osmanlı Devleti, giderek “Arap kültürünü din haline getiren” bu ulemanın tesiri altında, kendi benliğini ve öz kültürünü kaybetmeye başladı. Bir asır içinde kendi milli kimliğini aşağılayan bir hale dönüştü. Dolayısı ile Osmanlı Devlet ricalinde Türk olan kimse kalmadı. Bu durum, 1908’de II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesine kadar devam etmiş; ancak, II. Meşrutiyet’in ilanı ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın yeniden açılması ile iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası döneminde, devlet ricalinde yeninden Türkler görev almaya başlamışlardır.
TARİHTE, ABBÂSİ, SAFEVÎ VE OSMANLI DEVLETLERİNE KARŞI İLK KÜRT İSYANLARI
Türklerin devlet yönetim kadrolarından iyice uzaklaştırıldıkları 19. yüzyıl, aynı zamanda Kürt isyanlarının da başladığı bir dönemdir. 838-841 yılları arasında Abbâsi Devleti’ne karşı patlak veren Ezidî Ayaklanması, tarihte bilinen ilk “Kürt isyanı”dır. Ezidîler, 1506-1510, 1609-1610 ve 1775 yıllarında da, Safevî Devleti’ne karşı ve 1919-1922 yıllarında da Kürtler İran’a karşı ayaklanmışlardır. Osmanlı Devleti zamanındaki ilk Kürt isyanı, 1806-1808 yıllarında, Irak’ın kuzeyinde Süleymaniye’de meydana gelen, “Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı”dır. Bu isyanın sebebi, Süleymaniye Valisi olan Babanzade İbrahim Paşa’nın 1806 yılında vefat etmesinden sonra, aynı aşiretten Halid Paşa’nın vali olarak atanmasıdır. Bu atamayla “kendi hakkının yendiğini” ileri süren, İbrahim Paşa’nın yeğeni Abdurrahman Paşa’nın isyanıdır. Bu isyan, devleti iki yıl uğraştırmış ise de, sonunda bastırılmış ve Halid Paşa valilik görevine devam etmiştir.
Kürtler, 1806’dan 1914 yılına kadar, Osmanlı Devleti’ne karşı tam 22 kez ayaklanmışlardır. Ancak, bu ayaklanmaların sebepleri, çoğu zaman yerel feodal ailelerin Osmanlı sarayı nezdindeki itibarları ve yerel çıkar sorunlarıdır; yani, bu isyanların hiçbirinde, “ayrılıkçılık” gibi bir maksat ve yabancı bir devletin (ya da gücün) desteği söz konusu değildir. Fakat, 1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’ne karşı, Sivas-Erzincan bölgesinde çıkartılan Koçgiri İsyanı’ndan itibaren, artık Kürt isyanlarında ayrılıkçılık ve başta İngiltere olmak üzere, batılı ülkelerin teşvikleri ve destekleri söz konusudur.
BÖLÜCÜLERİN REFERANSI SEVR ANTLAŞMASI!
1930-2004 yılları arasında 4 kez de Irak’a karşı ayaklanan Kürtlerin, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, ilki 1924’deki Beytüşşebab İsyanı ve sonuncusu 1984’de PKK tarafından olmak üzere, çıkardıkları isyanların sayısı ise 30’u bulmuştur. En başta 1925’teki Şeyh Sait ve 1938’deki Dersim isyanları olmak üzere, PKK dışında kalanların tamamı bastırılan bu irili-ufaklı isyanların kahır ekseriyeti, maalesef ayrılıkçı ve dış desteklidir. Cumhuriyet dönemindeki isyanları çıkaranlar ve onlara destek verenler, sürekli Sevr Antlaşması’nı (10.08.1920) kendilerine referans olarak almakta ve Sevr’de Kürtlere tanınan ayrılıkçı siyasi hakları talep etmektedirler. Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti hiçbir şekilde Sevr Antlaşması’nın tarafı ya da muhatabı değildir. Sevr’in muhatabı ve tarafı olan Osmanlı Devleti, son padişah Vahdettin’in 17 Kasım 1922 tarihinde, İngilizlerin Malaya zırhlısı ile İstanbul’dan ayrılması ile dağılmış ve sona ermiştir. 24 Temmuz 1923 tarihinden bu yana ise, artık Lozan Antlaşması ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır ve Lozan’da Kürtlerle ilgili herhangi bir özel hüküm yoktur.
Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihindeki “Öcalan gelsin Mecliste konuşsun” sözleri ile başlatılan ihanet süreci, artık öyle bir noktaya geldi ki, tarihte bir eşi benzeri de olmadığı şekilde, “milletvekili” sıfatını taşımakta olan bir hainler güruhu, Türk Milleti’nin en üst siyasi irade mercii olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, hiçbir çekinceleri olmadan, devletimiz ve milletimiz aleyhine siyasi faaliyetlerini yürütmektedirler.
15 Temmuz operasyonu öncesinde, en başta Erdoğan olmak üzere, Fethullah Gülen’e abartılı methiyeler düzenler nasıl ki şimdi, “en azılı FETÖ düşmanları” oldular ise, benzer şekilde, 2024 yılı Ekim ayından önce azılı PKK düşmanı olanlar bugün, neredeyse terörist elebaşı Abdullah Öcalan’ın altına yatacak hale geldiler. Son haftalarda, DEM Partili milletvekillerinin, TBMM’de yapmakta oldukları ve yürürlükteki hukuk sistemimize göre ağır suç teşkil eden kışkırtıcı ve tahrik edici konuşmalarına karşı, başta oturumları yönetmekte olan Meclis Başkanvekilleri olmak üzere (İYİ Parti dışında), hiç kimsenin ses çıkarmaması, dahası pek çok milletvekilinin alkışlarla destek vermesi, son derece düşündürücü ve kaygı vericidir.
PKK İLE GERÇEKTE MÜCADELE EDİLMEMİŞ, AKSİNE BÜYÜMESİ SAĞLANMIŞTIR
15 Ağustos 1984 tarihinde, Abdullah Öcalan’ın emir ve talimatıyla 21:30 sularında Siirt'in Eruh ve Hakkâri'nin Şemdinli ilçelerinde gerçekleştirilen saldırılarla başlayan PKK terörüyle, şahsen, devletin gerçek bir şekilde mücadele etmediği kanaatini taşıyorum. Başlangıçta 150-200 kişi civarında oldukları ifade edilen teröristlerin bugün, Kandil ve diğer muhtelif bölgelerdeki mevcutları dışında, Suriye’de 100 bini aşan düzenli bir orduya sahip olmaları, “terörle mücadele” kavramı ile birlikte, o tarihten bu yana Türkiye’yi yöneten siyasilerin ve ilgili devlet görevlilerinin söylemlerini tümüyle ortadan kaldırıyor. Cumhuriyetin en zayıf yıllarında çıkan tüm Kürt isyanlarını, son derece başarılı operasyonlarla bastıran bir devlet, o güne göre hayli güçlü olduğu 1984 ve sonrasındaki 40 yılı aşkın sürede nasıl olur da terörü yok edememiş olur? Kırk yıldır izlenen (“yanlış” değil, “kasıtlı ve planlı”) politikalar ve yapılan uygulamalarla, bırakalım terör örgütünü yok etmeyi, daha da güçlenmesine ve uluslararası bir nitelik kazanmasına yol açılmıştır.
ABD’nin Irak’ı işgal ettiği saldırılarda ölen bir milyonu aşkın Müslüman için sesini çıkarmayan, üstelik Irak’ta savaşan ABD askerlerinin ülkelerine sağ-salim dönmelerine dua edenler; 07 Ekim 2023 tarihinde, yaklaşık 1.200 kişinin öldüğü ve 250’den fazla sivilin rehin alındığı HAMAS’ın saldırılarına mukabele eden İsrail’in iki yılı aşkın bir süredir devam ettirdiği savaşta ölen Gazzeli Müslümanlara ağıtlar yakarak, içeride bu ağıtlarla kendisine siyasi rant üretmekle meşguller. Ülkemiz halkının bu ve benzeri ikiyüzlü davranışlara layık olduğu şekilde mukabele etmiyor olması ise, derinlemesine düşünülmesi gereken ayrı bir meseledir.
Meclis’in süratle, Türkiye’de son derece başarısız olan PKK’ya karşı kırk yıllık sözde “terörle mücadele” uygulamalarını derinlemesine araştırması, verilen şehitlerin, sakat kalan gazilerin ve harcanan yüzlerce milyar Dolar paranın hesabını millete vermesi gerekiyor.
__________
(*) https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCrt_isyanlar%C4%B1_zaman_%C3%A7izelgesi
------------------
19 Ocak 2026