Ramazan Aydın
Köşe Yazarı
Ramazan Aydın
 

TÜRKİYE, EGEMENLİK HAKLARINDAN TAVİZ Mİ VERİYOR?

Hristiyan Katolik dünyasının dini lideri (ekümenik) Papa XIV Leo, iktidarın davetlisi olarak geldiği Türkiye’de, “Papa II. Urbanus’un Haçlı Seferlerini başlatan konuşma”sını yaptığı tarihin (27 Kasım 1095) 1930’uncu ve I. İznik Konsili’nin 1700’üncü yıldönümünde İznik’te düzenlediği ayinde, AK parti döneminde Hristiyan Ortodoks dünyasının lideri olma iddiasını ileri süren (ama aslında, sadece “Rumların Patriği” olan) Fener Rum Patriği I. Bartholomeos’u da yanına alarak, onun “ekümeniklik iddiası”na açıkça destek verdi. Bu durum her ne kadar Lozan Antlaşması’nın hükümlerine aykırı olsa da, iktidarın da milletin de hiç umurunda olmadı!.. Papa’nın Türkiye’de olduğu günlerde, Şırnak’ta (ve Cizre’de) bir başka rezalet yaşandı! Sözde bir sempozyuma (4. Uluslararası Melayê Cizîrî Sempozyumu(*)) katılmak için Şırnak’a gelen, Kuzey Irak’taki Kürt bölgesinin feodal lideri Mesut Barzani’nin yanında gelen üniformalı ve ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan korumaları, kamuoyunda tepki ile karşılandı. İçişleri Bakanlığı ile iktidar cenahından bazı isimler, Barzani’nin daha önceki Türkiye ziyaretlerinde uygulanan usullere uymayan bu emrivaki davranışına müsaade eden yetkililer hakkında soruşturma açıldığını açıkladılar. Bu rezaletin ayrıntıları ile ilgili olarak çok sayıda yorumlar ve değerlendirmeler yapıldı. Biz burada o hususlara girmeden sadece, yaşanan rezaletle ilgili olarak, “Eğer Barzani, Türk yetkililerin bilgisi dahilinde Şırnak’a gelip o silahlı şovu yaptıysa, bu çok büyük bir rezalettir. Yok eğer tamamen kendi başına böyle bir emrivaki yaptı ise bu, sadece büyük bir rezalet değil, Türkiye Cumhuriyet’nin devlet kimliği bakımından, ayrıca fevkalade vahim bir durumdur.” demekle yetineceğiz.   TBMM’DE TÜRK ORDUSUNA HAKARET EDİLİYOR MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin geçen yıl 22 Ekim günü, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Öcalan gelsin, Meclis’te DEM Grubunda konuşsun” sözleri ile başlayan ve bilahare Erdoğan tarafından “Terörsüz Türkiye” diye adlandırılan sürece halk desteğinin sağlanamaması, iktidarı zora sokuyor. Aradan geçen on üç buçuk aya rağmen, kamuoyu nezdinde arzu edilen gelişmelerin olmaması, iktidar cenahının ileri gelenlerini hayli düşündürüyor olmalı! Bu son bir yıl içinde gayet açık olarak ortaya çıkmıştır ki, ne umumi olarak Türk halkı ve ne de bölgesel düzeyde Kürt halkı, “Her ne anlamda olursa olsun, PKK’nın tüm Kürtlerin temsilcisi konumunda getirilmeye çalışılması”na onay vermiyor! Öte yandan, Kandil’den ve DEM Parti’den yapılan açıklamalarda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi varlığına ve devlet kimliğine yönelik, büyük ölçüde hakarete varan ifadelerin kullanılması, halkımız tarafından tepkiyle karşılanıyor. Geçtiğimiz günlerde, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Milli Savunma Bakanlığı’nın 2026 yılı bütçe tasarısı görüşülürken DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un Türk Silahlı Kuvvetlerine, “Kanla beslenen işgalciler ve tecavüzcüler” diyerek hakaret etmesi, halkın sinir uçlarına dokunmakla kalmamış, adeta tahriş etmiştir. İşin en üzücü ve vahim tarafı ise, Millî Savunma Bakanı (ve bir de maalesef eski Genelkurmay Başkanı) Yaşar Güler’in, Türk Silahlı Kuvvetlerine yapılan böylesine adice hakaretlere bir cevap vermemesidir. Türk Milleti’nin millî iradesinin tecelligahı olan mecliste, bu milletin en güzide kuruluşu olan Türk Silahlı Kuvvetlerine hakaret edilmesi, hiçbir şekilde kabul edilemez!..   OLAĞANÜSTÜ DURUMLARDA OLAĞANDIŞI YÖNTEMLER KULLANILIR 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen “devleti yıkma operasyonu”ndan bu yana, “Türk Milleti’nin devlet kurma iradesinin dayandığı tüm değerler” pervasızca yıpratılıyor ve ayaklar altına alınıyor. TBMM’yi, “Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalama mercii” haline getirmeye çalışan tüm siyasi teşebbüslerin ne pahasına ve ne şekilde olursa olsun durdurulması gerekiyor. Türk Devletinin var olma yok olma durumu ile karşı karşıya getirildiği bir durumda hiç kimse tarafından, hukuk ve demokrasi hesabı yapılamaz! Harekete geçmek için Büyük Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’si, Türk Milleti’ne yeterli meşruiyeti sağlamaktadır. Artık bu ülkede, gündelik olan-bitenlerle ilgili demagojilerle kaybedilecek zaman kalmamıştır. Elbette hayat devam ediyor ve herkes, gündelik hayatın gerektirdiği işleri düşünmek ve yapmak durumundadır. Ancak, devletin varlığının kaynağı ve dayanağı olan temellere alenen dinamit döşeyenlere gereğinin yapılması için de, hukuk ve demokrasi mülahazalarla ve siyasi demagojilerle vakit kaybedemeyiz! Devletin varlığının tehlikeye düştüğü durumlarda kurtuluş, maalesef sadece namlunun ucundadır ve başka bir yol da yoktur! Umarım, ülkemizde işler o mecraya doğru gitmez! Türk Milletini “Terörsüz Türkiye” palavraları ile uyutmaya kalkanlar, terör örgütünün ve o örgütün TBMM’deki siyasi temsilcilerinin atmakta oldukları zafer naralarını ve Türk Milletine karşı savurmakta oldukları tehditleri görmüyorlar mı? Herkesin gördüğünü, elbette onlar da görüyorlar; ama, anlaşılmaz bir şekilde, o zafer naraları ve tehditler karşısında seslerini çıkarmıyorlar! Neden acaba? İşte, millet olarak üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele budur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına kast edenler, bu devleti kurmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni dağıtmadan amaçlarına ulaşamayacaklarını gayet iyi biliyorlar. Gerek CHP’li Belediye Başkanlarına ve gerekse CHP Kurultayları ve İl Kongrelerine yönelik başlatılan sözde hukuki soruşturmalarda “kişiler”den çok ve önce, “CHP’nin kurumsal yapısı”nın hedef alınması, iktidarın asıl niyetinin ne olduğunu gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durumda, CHP Genel Merkezi’nin ve taşra teşkilatlarının, sanki ülkede her şey normal seyrindeymiş gibi gündelik siyasetle ilgilenmeleri anlamsız kalıyor. CHP üst yönetimi, karşı karşıya bulundukları asıl niyetlerin ve girişimlerin farkında değil gibi…   GÜNDELİK MESELELERLE HALKIN KAFASI KARIŞTIRILIYOR Ortada, fevkalade olağanüstü bir siyasi tablo var ve siyaset adına yapılması gerekenlerin de bu olağanüstü tabloya göre olması zorunludur. Yani, kendi normal ve doğal seyrinde akmakta olan sularla ilgili yapılacak olan hiçbir şey, sel durumlarında hiçbir işe yaramaz! İşte bugün Türk siyaseti de kendi doğal seyrinden çıkmış, adeta her kim olursa olsun, iktidar muhaliflerine karşı (devletin kolluk kuvvetleri ve yargı sistemi kullanılarak) sel gibi yıkıcı müdahalelerle devam ediyor. İçeride yaşanmakta olan sözde siyasi rekabet ve mücadeleler ile iktidar tarafından sürekli değiştirilen gündem konularıyla zihinleri darmadağın edilmekte olan insanlar, hiçbir konuda uzun süreli sonuçlar ortaya koyabilecek şekilde derinlemesine düşünemiyorlar. Bu ise, etkili bir kamuoyu iradesinin oluşmasını ve ortaya çıkmasını engelliyor. Örneğin, Türkiye’nin halihazırdaki dış borçların faizlerini ödemek için bile yeni dış borç almak zorunda olduğunu halk hiç bilmiyor. Gerekli gereksiz inşa edilen havalimanları, şehir hastaneleri, yollar ve abartılı propagandalarla anlatılmakta olan savunma sanayii yatırımları ile zihinleri meşgul edilen insanlar, devletin sürüklenmekte olduğu dış borç bataklığının farkında bile değiller. Halbuki dış borçlar, devletin bağımsızlığını tehlikeye düşüren en ağır etkendir. Osmanlı devletinin yıkılmasında, en büyük etken dış borçlardır; diğer her şey, dış borçlar bağlamında ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nin dışarıya olan borçları, 1881 yılında “alacaklı ülke ve firma temsilcileri” tarafından kurulan “Duyun-u Umûmiye İdaresi” ve iki yıl sonra 1883’te kurulan “Osmanlı Tütün Rejisi (Tekel İdaresi)” tarafından doğrudan toplanan vergilerle ödenmesi düşünülmüşse de, beklenen sonuç alınamamıştır. Ayrıca, Duyun-u Umûmiye Zaptiyeleri ve Reji Kolcuları’nın, bilhassa Müslüman Anadolu insanına reva gördükleri zulüm ve eziyetlerin, tarihimizde bir emsali daha yoktur. Zaptiye ve Kolcu zulümleri, Anadolu halk kültüründe derin acılar ve izler bırakmıştır.   ÖDENEMEYEN DIŞ BORÇLAR DEVLETLERİ YIKAR! Zaptiye ve Kolcu baskılarına ve zulümlerine rağmen, Osmanlı Dış Borçlarının çok az bir kısmı ödenebilmiştir. Bu bakımdan, 1914 yılında çıkan I. Dünya Savaşı’nın, bir anlamda, alacaklı ülkelerin “Osmanlı Devleti’ne karşı icra işlemi” gibi yorumlamak da mümkündür. I. Dünya Savaşı’ndan sonra 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’na göre, Osmanlı Devleti’nin 1915 yılındaki sınırları içinde, onlarca devlet kurulmuş ve borçlar yine de Osmanlı Sarayı’nın üzerinde kalmıştır (**). Türk Milletinin Osmanlı Sarayı dışında Anadolu’da başlattığı istiklal mücadelesi sonunda imzalanan Lozan Antlaşması’na (24.07.1923) göre ise, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı borçlarının belli bir kısmını (günümüz değerine göre yaklaşık 465 milyar Dolar) ödemiştir. Bugün Türkiye, kendi iç üretimi ve ihracat kapasitesiyle, halihazırdaki dış borçların faizlerini ödeme gücünden yoksundur. Bu durum halka “aşırı yüksek enflasyon” şeklinde yansıyor. Ne var ki iktidar (ve tüm diğer siyasiler de) bu durumu, sıradan insanların gerçekte ne demek olduğunu anlayamayacakları laf cambazlıkları ile, sanki normal ve hatta iyi bir şeymiş gibi anlatıyor. Hiç kimse (ve özellikle de hiçbir devlet), alacağını borçlu olanda bırakmaz. Aldığı parayı, belli bir ekonomik üretimle ödeyemeyen devletler, borçlar karşılığında, alacaklı ülkelere kendi egemenlik haklarını “taviz” olarak vermek zorunda kalır ki, bugün Türkiye’de yaşanan da esasen budur. Bugün Türkiye, sadece dış borç faizlerini ödemek için değil, kendi gündelik ekonomi çarkını çevirebilmek için de dışarıdan borç almaya mecburdur. İşte bu nedenledir ki, ABD Ankara Büyükelçisi (ve ABD Başkanı’nın Suriye Temsilcisi) Tom Barack Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı ve siyasi rejimine yönelik, haddini fersah fersah aşan (ve hatta Türkiye’nin iç işlerine müdahale anlamında gelen) laflar etmektedir. Uluslar arası ekonomik ilişkilerde yaşanan reel durumlara göre Devletler, dışarıdan borç almak zorunda kaldıklarında, o borçların faizleri, normal gündelik geçerli faizlerin çok üzerinde olur. Türkiye’nin, özellikle son 15 yılı aşkın bir zamandan bu yana dışarıdan almakta olduğu borçların faizlerinin, dönemsel oranlardan çok yüksek (fahiş derecede) olduğu bilinmektedir ki, bu gidişin sonunun selamet olacağı söylenemez. O nedenle, gündelik saçma sapan demagojileri bırakıp, millet olarak asıl bu mesele üzerinde düşünmek ve konuşmak zorundayız. _____________   (*) https://tr.wikipedia.org/wiki/Molla_Ahmed-i_Cezir%C3%AE (**) https://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1
Ekleme Tarihi: 08 Aralık 2025 -Pazartesi

TÜRKİYE, EGEMENLİK HAKLARINDAN TAVİZ Mİ VERİYOR?

Hristiyan Katolik dünyasının dini lideri (ekümenik) Papa XIV Leo, iktidarın davetlisi olarak geldiği Türkiye’de, “Papa II. Urbanus’un Haçlı Seferlerini başlatan konuşma”sını yaptığı tarihin (27 Kasım 1095) 1930’uncu ve I. İznik Konsili’nin 1700’üncü yıldönümünde İznik’te düzenlediği ayinde, AK parti döneminde Hristiyan Ortodoks dünyasının lideri olma iddiasını ileri süren (ama aslında, sadece “Rumların Patriği” olan) Fener Rum Patriği I. Bartholomeos’u da yanına alarak, onun “ekümeniklik iddiası”na açıkça destek verdi. Bu durum her ne kadar Lozan Antlaşması’nın hükümlerine aykırı olsa da, iktidarın da milletin de hiç umurunda olmadı!..

Papa’nın Türkiye’de olduğu günlerde, Şırnak’ta (ve Cizre’de) bir başka rezalet yaşandı! Sözde bir sempozyuma (4. Uluslararası Melayê Cizîrî Sempozyumu(*)) katılmak için Şırnak’a gelen, Kuzey Irak’taki Kürt bölgesinin feodal lideri Mesut Barzani’nin yanında gelen üniformalı ve ellerinde uzun namlulu silahlar bulunan korumaları, kamuoyunda tepki ile karşılandı. İçişleri Bakanlığı ile iktidar cenahından bazı isimler, Barzani’nin daha önceki Türkiye ziyaretlerinde uygulanan usullere uymayan bu emrivaki davranışına müsaade eden yetkililer hakkında soruşturma açıldığını açıkladılar. Bu rezaletin ayrıntıları ile ilgili olarak çok sayıda yorumlar ve değerlendirmeler yapıldı. Biz burada o hususlara girmeden sadece, yaşanan rezaletle ilgili olarak, “Eğer Barzani, Türk yetkililerin bilgisi dahilinde Şırnak’a gelip o silahlı şovu yaptıysa, bu çok büyük bir rezalettir. Yok eğer tamamen kendi başına böyle bir emrivaki yaptı ise bu, sadece büyük bir rezalet değil, Türkiye Cumhuriyet’nin devlet kimliği bakımından, ayrıca fevkalade vahim bir durumdur.” demekle yetineceğiz.

 

TBMM’DE TÜRK ORDUSUNA HAKARET EDİLİYOR

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin geçen yıl 22 Ekim günü, partisinin TBMM Grup toplantısında yaptığı konuşmada, “Öcalan gelsin, Meclis’te DEM Grubunda konuşsun” sözleri ile başlayan ve bilahare Erdoğan tarafından “Terörsüz Türkiye” diye adlandırılan sürece halk desteğinin sağlanamaması, iktidarı zora sokuyor. Aradan geçen on üç buçuk aya rağmen, kamuoyu nezdinde arzu edilen gelişmelerin olmaması, iktidar cenahının ileri gelenlerini hayli düşündürüyor olmalı! Bu son bir yıl içinde gayet açık olarak ortaya çıkmıştır ki, ne umumi olarak Türk halkı ve ne de bölgesel düzeyde Kürt halkı, “Her ne anlamda olursa olsun, PKK’nın tüm Kürtlerin temsilcisi konumunda getirilmeye çalışılması”na onay vermiyor!

Öte yandan, Kandil’den ve DEM Parti’den yapılan açıklamalarda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasi varlığına ve devlet kimliğine yönelik, büyük ölçüde hakarete varan ifadelerin kullanılması, halkımız tarafından tepkiyle karşılanıyor. Geçtiğimiz günlerde, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Milli Savunma Bakanlığı’nın 2026 yılı bütçe tasarısı görüşülürken DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un Türk Silahlı Kuvvetlerine, “Kanla beslenen işgalciler ve tecavüzcüler” diyerek hakaret etmesi, halkın sinir uçlarına dokunmakla kalmamış, adeta tahriş etmiştir. İşin en üzücü ve vahim tarafı ise, Millî Savunma Bakanı (ve bir de maalesef eski Genelkurmay Başkanı) Yaşar Güler’in, Türk Silahlı Kuvvetlerine yapılan böylesine adice hakaretlere bir cevap vermemesidir. Türk Milleti’nin millî iradesinin tecelligahı olan mecliste, bu milletin en güzide kuruluşu olan Türk Silahlı Kuvvetlerine hakaret edilmesi, hiçbir şekilde kabul edilemez!..

 

OLAĞANÜSTÜ DURUMLARDA OLAĞANDIŞI YÖNTEMLER KULLANILIR

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen “devleti yıkma operasyonu”ndan bu yana, “Türk Milleti’nin devlet kurma iradesinin dayandığı tüm değerler” pervasızca yıpratılıyor ve ayaklar altına alınıyor. TBMM’yi, “Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalama mercii” haline getirmeye çalışan tüm siyasi teşebbüslerin ne pahasına ve ne şekilde olursa olsun durdurulması gerekiyor. Türk Devletinin var olma yok olma durumu ile karşı karşıya getirildiği bir durumda hiç kimse tarafından, hukuk ve demokrasi hesabı yapılamaz! Harekete geçmek için Büyük Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’si, Türk Milleti’ne yeterli meşruiyeti sağlamaktadır.

Artık bu ülkede, gündelik olan-bitenlerle ilgili demagojilerle kaybedilecek zaman kalmamıştır. Elbette hayat devam ediyor ve herkes, gündelik hayatın gerektirdiği işleri düşünmek ve yapmak durumundadır. Ancak, devletin varlığının kaynağı ve dayanağı olan temellere alenen dinamit döşeyenlere gereğinin yapılması için de, hukuk ve demokrasi mülahazalarla ve siyasi demagojilerle vakit kaybedemeyiz! Devletin varlığının tehlikeye düştüğü durumlarda kurtuluş, maalesef sadece namlunun ucundadır ve başka bir yol da yoktur! Umarım, ülkemizde işler o mecraya doğru gitmez!

Türk Milletini “Terörsüz Türkiye” palavraları ile uyutmaya kalkanlar, terör örgütünün ve o örgütün TBMM’deki siyasi temsilcilerinin atmakta oldukları zafer naralarını ve Türk Milletine karşı savurmakta oldukları tehditleri görmüyorlar mı? Herkesin gördüğünü, elbette onlar da görüyorlar; ama, anlaşılmaz bir şekilde, o zafer naraları ve tehditler karşısında seslerini çıkarmıyorlar! Neden acaba? İşte, millet olarak üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele budur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına kast edenler, bu devleti kurmuş olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni dağıtmadan amaçlarına ulaşamayacaklarını gayet iyi biliyorlar. Gerek CHP’li Belediye Başkanlarına ve gerekse CHP Kurultayları ve İl Kongrelerine yönelik başlatılan sözde hukuki soruşturmalarda “kişiler”den çok ve önce, “CHP’nin kurumsal yapısı”nın hedef alınması, iktidarın asıl niyetinin ne olduğunu gayet açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durumda, CHP Genel Merkezi’nin ve taşra teşkilatlarının, sanki ülkede her şey normal seyrindeymiş gibi gündelik siyasetle ilgilenmeleri anlamsız kalıyor. CHP üst yönetimi, karşı karşıya bulundukları asıl niyetlerin ve girişimlerin farkında değil gibi…

 

GÜNDELİK MESELELERLE HALKIN KAFASI KARIŞTIRILIYOR

Ortada, fevkalade olağanüstü bir siyasi tablo var ve siyaset adına yapılması gerekenlerin de bu olağanüstü tabloya göre olması zorunludur. Yani, kendi normal ve doğal seyrinde akmakta olan sularla ilgili yapılacak olan hiçbir şey, sel durumlarında hiçbir işe yaramaz! İşte bugün Türk siyaseti de kendi doğal seyrinden çıkmış, adeta her kim olursa olsun, iktidar muhaliflerine karşı (devletin kolluk kuvvetleri ve yargı sistemi kullanılarak) sel gibi yıkıcı müdahalelerle devam ediyor.

İçeride yaşanmakta olan sözde siyasi rekabet ve mücadeleler ile iktidar tarafından sürekli değiştirilen gündem konularıyla zihinleri darmadağın edilmekte olan insanlar, hiçbir konuda uzun süreli sonuçlar ortaya koyabilecek şekilde derinlemesine düşünemiyorlar. Bu ise, etkili bir kamuoyu iradesinin oluşmasını ve ortaya çıkmasını engelliyor. Örneğin, Türkiye’nin halihazırdaki dış borçların faizlerini ödemek için bile yeni dış borç almak zorunda olduğunu halk hiç bilmiyor. Gerekli gereksiz inşa edilen havalimanları, şehir hastaneleri, yollar ve abartılı propagandalarla anlatılmakta olan savunma sanayii yatırımları ile zihinleri meşgul edilen insanlar, devletin sürüklenmekte olduğu dış borç bataklığının farkında bile değiller. Halbuki dış borçlar, devletin bağımsızlığını tehlikeye düşüren en ağır etkendir.

Osmanlı devletinin yıkılmasında, en büyük etken dış borçlardır; diğer her şey, dış borçlar bağlamında ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nin dışarıya olan borçları, 1881 yılında “alacaklı ülke ve firma temsilcileri” tarafından kurulan “Duyun-u Umûmiye İdaresi” ve iki yıl sonra 1883’te kurulan “Osmanlı Tütün Rejisi (Tekel İdaresi)” tarafından doğrudan toplanan vergilerle ödenmesi düşünülmüşse de, beklenen sonuç alınamamıştır. Ayrıca, Duyun-u Umûmiye Zaptiyeleri ve Reji Kolcuları’nın, bilhassa Müslüman Anadolu insanına reva gördükleri zulüm ve eziyetlerin, tarihimizde bir emsali daha yoktur. Zaptiye ve Kolcu zulümleri, Anadolu halk kültüründe derin acılar ve izler bırakmıştır.

 

ÖDENEMEYEN DIŞ BORÇLAR DEVLETLERİ YIKAR!

Zaptiye ve Kolcu baskılarına ve zulümlerine rağmen, Osmanlı Dış Borçlarının çok az bir kısmı ödenebilmiştir. Bu bakımdan, 1914 yılında çıkan I. Dünya Savaşı’nın, bir anlamda, alacaklı ülkelerin “Osmanlı Devleti’ne karşı icra işlemi” gibi yorumlamak da mümkündür. I. Dünya Savaşı’ndan sonra 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması’na göre, Osmanlı Devleti’nin 1915 yılındaki sınırları içinde, onlarca devlet kurulmuş ve borçlar yine de Osmanlı Sarayı’nın üzerinde kalmıştır (**). Türk Milletinin Osmanlı Sarayı dışında Anadolu’da başlattığı istiklal mücadelesi sonunda imzalanan Lozan Antlaşması’na (24.07.1923) göre ise, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı borçlarının belli bir kısmını (günümüz değerine göre yaklaşık 465 milyar Dolar) ödemiştir.

Bugün Türkiye, kendi iç üretimi ve ihracat kapasitesiyle, halihazırdaki dış borçların faizlerini ödeme gücünden yoksundur. Bu durum halka “aşırı yüksek enflasyon” şeklinde yansıyor. Ne var ki iktidar (ve tüm diğer siyasiler de) bu durumu, sıradan insanların gerçekte ne demek olduğunu anlayamayacakları laf cambazlıkları ile, sanki normal ve hatta iyi bir şeymiş gibi anlatıyor.

Hiç kimse (ve özellikle de hiçbir devlet), alacağını borçlu olanda bırakmaz. Aldığı parayı, belli bir ekonomik üretimle ödeyemeyen devletler, borçlar karşılığında, alacaklı ülkelere kendi egemenlik haklarını “taviz” olarak vermek zorunda kalır ki, bugün Türkiye’de yaşanan da esasen budur. Bugün Türkiye, sadece dış borç faizlerini ödemek için değil, kendi gündelik ekonomi çarkını çevirebilmek için de dışarıdan borç almaya mecburdur. İşte bu nedenledir ki, ABD Ankara Büyükelçisi (ve ABD Başkanı’nın Suriye Temsilcisi) Tom Barack Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısı ve siyasi rejimine yönelik, haddini fersah fersah aşan (ve hatta Türkiye’nin iç işlerine müdahale anlamında gelen) laflar etmektedir.

Uluslar arası ekonomik ilişkilerde yaşanan reel durumlara göre Devletler, dışarıdan borç almak zorunda kaldıklarında, o borçların faizleri, normal gündelik geçerli faizlerin çok üzerinde olur. Türkiye’nin, özellikle son 15 yılı aşkın bir zamandan bu yana dışarıdan almakta olduğu borçların faizlerinin, dönemsel oranlardan çok yüksek (fahiş derecede) olduğu bilinmektedir ki, bu gidişin sonunun selamet olacağı söylenemez. O nedenle, gündelik saçma sapan demagojileri bırakıp, millet olarak asıl bu mesele üzerinde düşünmek ve konuşmak zorundayız.

_____________

  (*) https://tr.wikipedia.org/wiki/Molla_Ahmed-i_Cezir%C3%AE

(**) https://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve balikesirartihaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.